Cuma, Aralık 30, 2005

Yeni Yılınız Kutlu Olsun...


Değerli Dostlarım,

2005 bitiyor, 2006’ya giriyoruz. Dünya için girilen yeni yılın pek de özel bir tarafı yok.
O, bundan önce aşağı yukarı 4,550,000,000 kere yeni yıla girdi. Bugünkü insan 150,000 yıl önce dünya üzerinde göründüğüne göre, 4,549,850,000 yıl (yani yaşamının %99,997’sinde) güneş etrafında insansız dönüp duran bir dünyamız var. Dünyanın yaşını 24 saat varsayarsak, insanımsılar son iki dakikada ortaya çıktılar, bugünkü insansa son üç saniyeden biraz önce.

Yaşlı gezegenimiz bizle ya da bizsiz milyarlarca kere yeni yıla girdi ve bizle ya da bizsiz milyarlarca yeni yıla daha girecek. Evren için de dünyanın girdiği yeni yılın pek özel bir tarafı yok. Tahminen 10.000.000.000.000.000 gezegen, yıldızlarının etrafında dönüşlerini tamamlayıp, bir sonraki dönüşlerine geçip duruyor. Dünyamız bunlardan sadece bir tanesi...

Peki bu kadar sıradan bir olayı, bu kadar özel kılan nedir?

Herhalde insanın, kendini yenileyen doğa gibi yenilenmek, yeniden doğmak, belki de ölümsüzlüğü yakalamak isteyişidir. Babil’de M.Ö. 2000’li yıllarda kutlanmaya başlanan yeni yıl, her kış ölüm uykusuna dalan ve baharda yeniden doğan doğaya sunulan bir övgüydü.

Biraz da geçmişten ders alıp, geleceğe umutla bakma isteği olsa gerek bu kutlamalarda. Tarih bilinci olan tek canlı insan olduğuna göre bu da normal.

Ama aslolan, evrendeki biricik evimiz dünyanın güneş etrafındaki dönüşünü idrakle, bizim de evrenin bir parçası olduğumuzu kavramamız. Peki, eğer evrenin bir parçasıysak, hangi parçasıyız.

Şeyh Galip diyor ki:

Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen

Yani; “Kendine bir hoşça bak; alemin özüsün sen
Varlıkların gözbebeği olan insansın sen

Galaksimizin ortasında, bizden 26,000 ışık yılı uzakta, güneşin 2,000,000 katı kütlede, her şeyi yutan bir kara delik (Sgr A*) var; aynı gözümüzün ortasındaki tüm ışınları yutan gözbebeğimiz gibi...

Hepimiz, kendimizi bilme yolculuğuna çıkmış evrenin gözbebekleriyiz ve dilerim bu yıl çıktığımız bu yolculukta her zamankinden daha çok yol alırız.

Sevgilerimle,

Nurettin Selsil

Pazar, Ağustos 28, 2005

Haydarpaşa Garı



İstanbul’un Anadolu ve orta doğuya açılan ilk kapısı (garı) olan Haydarpaşa Gar binası inşaatına devrin Osmanlı padişahı II. Abdülhamit (1842–1918) döneminde 30 Mayıs 1906 tarihinde başlanmış ve 19 Ağustos 1908’de tamamlanarak hizmete girmiştir.

Binanın inşaatı Alman Anadolu Bağdat Topluluğu tarafından Alman mimarlar Otto Richter ve Helmuth Cuno’nun projeleri ile gerçekleştirilmiştir. Şirketin Genel Müdürü Bay Hünken’in teşebbüsü ile garın önüne bir mendirek inşa edilmiş, Anadolu’dan gelen ve Anadolu’ya gidecek vagonlar için ticari eşya yükleme ve boşaltma tesisleri ve silolar yapılmıştır. Binanın inşaatında Türk ve Alman ustalarla birlikte İtalyan taş ustaları da çalışmıştır. Gar binası başlangıçta 2.525 m2 alana kurulmuş ve bugünkü kapalı kısımları ile birlikte 3836 m2’lik bir alana yayılmıştır. Binanın mimari yapısı neo-klasik Alman mimarisi stilindedir. Her biri 21 metre uzunluğunda 1.100 adet suya karşı dayanıklı ahşap kazık üzerine inşa edilmiş ve bu kazıklar buharlı şahmerdan ile çakılmıştır. İnşaatta 2.500 m3 letke taşı, 1.300 m3 beton, 1.140 ton demir, 500 m3 kereste, 19.000 m sert ağaç ve 6.200 m2 arduvas çatı kaplaması kullanılmıştır. I. Dünya Savaşı’nda Anadolu’ya sevk edilmek üzere gar binasında depolanan cephaneler 6 Eylül 1917 günü yapılan bir sabotaj sonucu infilak ederek muazzam bir yangın çıkmıştır. Gar binası yangını ile birlikte garda harekete hazır bekleyen ve gara girmekte olan cephane ve asker dolu çok sayıda vagon da bu arada yok olmuş, binanın çatısı imha olmuş ve diğer bölümleri de hasara uğramıştır.

Akabinde yapılan bazı onarım ve değişikliklerle gar binası ve çatısı bugünkü görünümünü almıştır. 15 Kasım 1979 tarihinde ise Haydarpaşa mendireğinin biraz açığında akaryakıt yüklü “Independenta” adlı tankerin bir başka gemi ile çarpışması sonucu meydana gelen patlamada O. Linnemann tarafından gerçekleştirilmiş olan çok değerli kurşunlu vitraylar hasara uğramış ve bu olaydan sonra derhal aslına uygun olarak onarılmıştır.

Hizmete açıldığından beri çok büyük çapta bir yenileme (restorasyon) geçirmemiş olan gar binası Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) yetkililerince eski eseri koruma ve kurtarma çabasında gösterdikleri teşebbüs sonucu 1976 yılında geniş çapta onarıma alınarak, 1983 yılı sonunda dört dış cephe ile iki kulenin restorasyonu tamamlanmıştır.

Kaynak: Haydarpaşa Garı’ndaki garın tarihçesini anlatan levha

Cumartesi, Ağustos 13, 2005

MP3 Çalarlar, Flash Diskler (Bellekler)

Gün geçtikçe yaygınlaşan ve çoluk çocuk herkesin kulağında gördüğümüz MP3 çalarları inceliyoruz bu ay. En popüler müzik dosyası formatlarından biri olan MP3, bilgisayar ortamında müzik parçalarının paylaşımına olanak vermesi açısından son yıllarda herkes tarafından tanındı ve sevildi. Daha önceleri sadece bilgisayardan dinlenebilen MP3 dosyaları, artık müzik setlerin tarafından da destekleniyor. Peki, bir yere giderken müzik dinlemek istiyorsak, bilgisayarımızı ya da müzik setimizi de yanımızda mı taşıyacağız?

İşte bu durumda devreye ufacık cihazlar olan MP3 çalarlar (MP3 player da deniyor :-) devreye giriyor. Birçok firma tarafından üretilen bu cihazların birbirinden ayrılan pek fazla özellikleri yok. Kapasite, yani içine kaç müzik parçası koyabileceğiniz fiyatı belirleyen en temel etken. 128 MB, 256 MB, 512 MB veya 1024 MB (yani 1 GB) olanları var. MP3 formatındaki bir parçanın ortalama 3–4 MB olduğunu düşünürseniz, 128 MB’lık bir MP3 çaların içine 30–40 şarkı sığdırabilirsiniz. 1 GB kapasiteli olanaysa 250–300 tane parçayı kaydedebilirsiniz. Radyo dinleme, radyodan kayıt yapma ve ses kaydetme gibi ikincil özellikler de seçeceğiniz cihazı belirlemenizde yardımcı olabilir. Eğer bu konuda hatırı sayılır miktarda harcama yapabilecekseniz Apple’ın iPod’larını düşünebilirsiniz. 60 GB’a kadar çıkabilen bu cihazlara artık kaç tane şarkı doldurabilirsiniz, bu kadar şarkıyı yanınızda niye taşırsınız, orasını siz hesaplar ve düşünürsünüz.

Tabi bu MP3 çalarları sadece dosya kaydetmek için de kullanabilirsiniz. Evinizden işinize, işinizden evinize çalışacağınız dosyalarınızı illaki e-posta ile atıp, sonra da indirmek için uğraşmanıza gerek kalmaz.
Eğer niyetiniz sadece dosya taşımaksa, o zaman sadece bu amaca hizmet eden, öyle MP3 çalar, radyo, ses kaydı gibi alengirli özelliklere sahip olmayan basit flash diskler de kullanabilirsiniz. Boyutça daha ufak olan bu cihazların fiyatları da MP3 çalarlara oranla oldukça hesaplı.
Her iki tip cihazın da PC’ye bağlantı şekilleri üzerine de bir şeyler söylemek gerek. USB bağlantısını kullanan tüm cihazlar için iki tip standart mevcut: USB 1.1 ve ona nazaran daha hızlı olan USB 2.0. USB 2.0 doğal olarak daha hızlı veri aktarıyor, ama bu standardı desteklemeyen bilgisayarlar için USB 1.1 hızında da çalışıyor. Yani bilgisayarınız biraz eski bir modelse ve sadece USB 1.1 standardını destekliyorsa dert etmenize gerek yok.

Son olarak, markalı ürünlerin tercih edilmesinin satın alınan malın kalitesi açısından faydalı olabileceğini de hatırlatalım. Müzik dinleyeceklere iyi eğlenceler, eve iş götüreceklere de iyi çalışmalar diliyorum. :-)

Çarşamba, Ağustos 10, 2005

Yalıkavak (Bodrum)


Eğer benim gibi altı yıldır yazları Marmara Bölgesi’nden daha aşağıya uğramamışsanız, Güney’e inmek sizin için de farklı olabilir. Bu düşünceyle tatil için, eski bir okul arkadaşımın da yerleşmeyi seçmiş olduğu Bodrum Yalıkavak’ı gözümüze kestirdik. Cuma akşamından yola çıktık ve 12-13 saatlik bir otobüs yolculuğu sonucu Yalıkavak’a vardık. Siz isterseniz uçakla Bodrum Havaalanı’na gidebilir, ortadan da Bodrum’a ve çevre köylerine ulaşabilirsiniz; yalnız bunun için tatile çıkacağınız tarihi epey önceden bilmeniz ve gideceğiniz uçakta yer ayırtmanız gerekiyor, zira bir iki hafta kala yer bulmak neredeyse olanaksız.

Eski bir balıkçı kasabası olan Yalıkavak, Bodrum yarımadasının kuzeybatısında, Gümüşlük ve Türkbükü arasındaki bir koyda yer alıyor. Rüzgârın neredeyse hiç eksilmediği koy Bodrum’un yakıcı sıcağına karşı bir nevi alternatif oluşturuyor. Yel değirmenleri yörenin sembolü ve yeni restore edilmiş bir tanesi kıyıda, restore edilmeyi bekleyen üç tanesi ise Bodrum’dan Yalıkavak’a gelirken tepelerde gözünüze çarpıyor.

Bembeyaz evleri saran mor begonvilleri ve sahildeki okaliptüs ağaçlarını saymazsak, Yalıkavak Bodrum yarımadasının genel karakterine uygun bir şekilde fazla yeşil değil. Hatta merkezden denize girerken koyun ucunu oluşturan iki tepe tamamen ağaçsız ve neredeyse dünya dışı bir görünüm oluşturuyor. Kısa bir süre içinde yerleşimin Bodrum çevresindeki kalabalık diğer köylere benzeyeceği düşünülürse, Yalıkavak’ı görmek isteyenlerin bir an önce gitmesini tavsiye ederim.

Sahile paralel bir caddede sağlı sollu dükkân ve restoranların yer aldığı çarşının üzeri hasırlarla kaplı ve konserlerin verilmeye başlandığı meydana varıyor. Dönerden, balığa, işkembe çorbasından ev yemeklerine kadar her türlü yiyeceği bulabileceğiniz restoranlarda kesenize göre öğle ve akşam yemeklerinizi yiyebilirsiniz. Pazar, Perşembe günleri kuruluyor ve yörede yetiştirilen sebze ve meyveyi bulmak mümkün.

Bu arada meyve olarak en fazla mandalina yetiştirildiğini de söylemek gerek. Sahilin batı tarafında teknelerin demirlediği Port Bodrum Yalıkavak var. Lüks bir tatil köyünün verdiği hizmetleri de sunan marinada alış veriş yapabileceğiniz tek büyük mağaza olan Migros da bulunuyor.

Sahilden kalkan teknelerle koyun kuzeyine veya güneyine günübirlik geziler yapabilir, mola verdiğiniz koylarda denize girebilir ve çevreyi keşfedebilirsiniz. Yalıkavak’ın tepelerinde terk edilmiş eski bir köy olan Sandima’yı da görmelisiniz. Köyde yaşayanlar sadece Dayı lakaplı İbrahim Akın ve İstanbul’dan tası tarağı toplayıp eski bir evi restore ettikten sonra sanat atölyesine çeviren biri heykeltıraş diğeri ressam bir çift.

Yalıkavak Bordum’a 20 km ve minibüsle en fazla 20-25 dakika uzaklıkta. Akşamları eğlenmek isteyenler Bodrum’a rahatlıkla inebilir ve gece geç saatlerde dönebilir. Tabi Bodrum’un tarihi zenginliklerini görmek isteyenler için de kısa bir mesafe bu.

Bodrum’a gidip de İngilizlerin kendi ülkelerine götürüp sergiledikleri antik dünyanın 7 harikasından biri sayılan Mausoleon tapınağının yerini (maalesef sadece yerini) görmeden olmaz. Templair şövalyelerinden kalan Bodrum Kalesi de Mousoleon kadar olmasa da ünlü ve içindeki sualtı arkeoloji müzesi ile görülmeye değer. En az 2-3 saatinizi ayırmayı göze almadan gitmeyin derim.

Şehrin antik tiyatrosu Turkcell tarafından restore ediliyor ve konserlere ev sahipliği yapıyor. Turistik amaçlı gezmek istediğimizi öğrendiklerinde görevlilerin ve çevredekilerin şaşkınlık yaşadıklarını ifade etmeliyim. Son olarak, sanat müziğini seviyorsanız, Zeki Müren’in müze evini gezmeyi unutmayın, derim.

Pazar, Ağustos 07, 2005

4000 Yıllık Bir Oyun "Go"




Satranç bir strateji oyunudur. Go da bir strateji oyunundur. Bununla birlikte Go satranca benzemez. Go yaklaşık 4000 yıllık geçmişe sahip bir Uzakdoğu oyunudur. Yapı olarak çok basittir, fakat bu basitlik birçok olayda olduğu gibi büyük bir karmaşayı gizler.

Oyunda tabloya sıra ile taş konulur, taşlar hareketsiz ve eşdeğerdir. Fakat birbirleri arasındaki stratejik konum oyunun yapısını belirler.

Bir go oyuncusu tabloda gerçek hayatı yaşar. Yapılmış hamleler anılar gibidir; hatalar değiştirilemez ve oyun boyunca ayağınıza bağ olur. Hamle yaşanan andır; acı çekersiniz, mutlu olur ve hayatta kalabilmek ya da rakibi yok edebilmek için çalışırsınız. Gelecek ise düşündüğünüz hamlelerdedir.

Oyunun görüntüdeki basitliği ile, içine girildiğinde karşılaşılan karmaşa tamamen zıttır. Profesyonel go oyuncularının çoğu ülser ya da kalp hastası olmaları; bir turnuva maçının 3-4 günlük aralarla sürdürülmesi herhalde gözünüzde bir şeyler canlandıracaktır.

Tablo üzerindeki taşların toplu halde kaybedilmesi mümkündür. Dikkatli bir göz, iyi bir taktik ise en umutsuz durumları zafere çevirebilir. Zafer ile yenilgi arasındaki bu sık ve ani dönüşümler oyunun heyecan düzeyini sürekli dorukta tutar. Kimi yeni başlayanlar oyunun sonunu tabloyu rakibin kafasına indirerek belirleyebilirler. Sanırız bu sebepten dolayıdır ki geleneksel go tahtaları kaldırılamayacak kadar ağır tahta bloklardan üretilir.

Go, üzerinde dikey ve yatay kesişen çizgilerden oluşan bir kare tahta üzerinde oynanır. Go tahtası boyutları 9x9, 13x13 ya da 19x19 çizgidir; 19x19 ise resmi turnuva boyutudur.

Aşağıda GO oyunun başlıca kurallarını görebilirsiniz.

Şk.1’de geçerli hamleler gösterilmiştir. Go oyununda hamleler çizgilerin kesişim noktalarına yapılır. Bu satranç ve dama gibi alışıla gelmiş diğer oyunlardan farklıdır. Go oyununda ilk hamleyi siyah yapar. Diğer bir geçerli hamle de pas'dır. İki oyuncu da pas geçtiğinde oyun biter.

Karşı oyuncunun bir veya birkaç taşını hareket edemeyecek şekilde çevreleyip hapsederek söz konusu taşları alabilirsiniz. (Şk.1) Tahtanın başka bir yerinde avantaj sağlamak için bir, iki taşın feda edildiği çok sayıda durum vardır.

Go'da amaç, tahta üzerinde rakibinizden daha fazla alan kazanmaktır. Bu kazanılan alan tahta üzerine yerleştirilen taşlarınız, artı tahta üzerine tehlikesizce yerleştirilebilecek olan taşlardır, örneğin sizin çizdiğiniz duvarın içi. Şk.2 bir bitmiş oyunu gösteriyor. Bu oyunun sonucu: siyahın tahta üzerinde 11 taşı var ve kendi duvarlarının içine 16 taş ekleyebilir, beyazın ise tahtada 11 taşı var ve 11 taşını kendi duvarının içine ekleyebilir, böylelikle sonuç puan 11 + 16 – 11 + 11 eşittir 5 puan siyah için. Siyah bu oyunu almıştır.

Bunların dışında aynı hamlelerin tekrarlanmasını engelleyen Ko kuralı ve oyuna başlayan tarafın elde edeceği avantajı ortadan kaldırmak için beyaza verilen ekstra puan anlamına gelen Komi kuralı da unutulmamalıdır.

Cuma, Ağustos 05, 2005

Balon

Hoşuma giden bir başka hikayeciği daha paylaşmak istiyorum.

Balona binmeyi çok isteyen bir kişi nihayet böyle bir fırsat bulur. Am a şanssızlık o ki bir fırtına çıkar ve balonu sürükler.

Bütün gece mücadele ettikten sonra sabah güneş çıkar ve fırtına durur.
Adam yükseklerde, göz alabildiğince uzanan bir ovanın üzerindedir.
Aşağıda sadece ince bir yol ve yürüyen tek kişi vardır.
Adam heyecanla seslenir:

– Hey arkadaş, bakar mısın?

– Aa n’apıyorsun orada?

– Sen benim n’aptığımı bırak, bana söyle ben neredeyim?

– Balondasın.

– Balon nerede?

– Havada.

– Yani coğrafi olarak neredeyim?

– Yani enlem ve boylam olarak mı söyleyeyim?

– Yok, canım onu n’apim?

– Peki, ne bilmek istiyorsun?

– Yaa, ne bileyim; mesela ben şimdi nereye gidiyorum?

– Ha onu rüzgâr bilir.

– Yok, öyle değil, yani acaba beni buradan kim indirir?

– Balonun sepetinden kendin de inebilirsin.

– Yaa kardeşim sen ne anlamaz adamsın, ben kayboldum, yere inmek ve evime gitmek istiyorum.

– Ha öyle söylesene, herkes dünden beri seni arıyor. Ben şimdi telefon eder onları çağırırım, inmene yardımcı olurlar.

Kıssadan Hisse: Kısır sorular zaman kaybettirir. Sormak istediğimiz şeyi uzatmadan ve özet bir şekilde sorarsak, hedefe daha kolay varırız.

Kaynak: ÖMer Eğitimleri

Çarşamba, Ağustos 03, 2005

Domuz

Çok hoşuma giden bir hikayeciği sizlerle paylaşmak istiyorum...

Adamın biri çok iyi araba kullanırmış ve fırsat buldukça spor arabasına atlar, şehir dışındaki dönemeçli yolda sürat yaparmış. Yine bir gün böyle araba kullanırken uzaktan bir araba geldiğini görmüş. Araba yaklaştıkça kendi şeridine girmiş ve tam üzerine gelmeye başlamış. Tam çarpışacakken, karşıdan gelen araçtan başını çıkaran bir kadın adama “domuz” diye bağırmış. Adam da derhal korna çalıp “inek” diye cevap vermiş, fakat çok sinirlenmiş. Kadın hem suçlu, hem de güçlü imiş. Şerit değiştirip üzerine gelen ve domuz diye bağıran oymuş.
Her neyse, cevabını yapıştırdığı için mutlu bir şekilde bir dönemece girmiş ve girmesiyle birlikte bir domuza çarpış. Meğer kadının niyeti hakaret etmek değil, biraz önce kendi önüne çıkan ve zor kurtulduğu domuzu diğer sürücüye haber vermekmiş.

Kıssadan Hisse: Her şey göründüğü gibi olmayabilir. Görünenin ardından yatan önemlidir, görüntü değil. Bir konuda bir yargıya varmadan önce tüm seçenekleri değerlendirdiğimizden emin olmalıyız. Ne diyor bir düşünür: “Yargılamayınız ki, yargılanmayasınız!”

Kaynak: ÖMer Eğitimleri

Pazartesi, Temmuz 11, 2005

Doğru Sorular Sormak

Bana bu hikayeyi anlatan Sevgili Orhan Tuncay'a teşekkürlerimle...

Bir öğretmen öğrencisine bir ders vermek için şöyle bir soru yöneltmiş: “Bir bacadan iki kişi düşmüş: biri pis, biri temiz. Hangisi yıkanmaya gider?”

Öğrenci “tabi ki pis olan yıkanmaya gider", diye yanıtlamış.

Öğretmen “bilemedin” demiş. “Pis olan temiz olanı görür ve kendisinin de temiz olduğunu sandığından yıkanmaya gitmez. Temiz olan pis olanı görür ve kendisinin de pis olduğunu sandığından yıkanmaya gider.”

Öğrenci şaşırmış ve “bunu neden düşünemedim?” demiş.

Öğretmen “bir kere daha soruyorum” demiş. “Bir bacadan iki kişi düşmüş: biri pis, biri temiz. Hangisi yıkanmaya gider?”

Öğrenci “Pis olan temiz olanı görür ve kendisinin de temiz olduğunu sandığından yıkanmaya gitmez. Temiz olan pis olanı görür ve kendisinin de pis olduğunu sandığından yıkanmaya gider.” diye yanıtlamış bu sefer.

Öğretmen “yine bilemedin” demiş. Öğrenci şaşırmış ve “nasıl olur?” diye sormuş.

Öğretmen “Temiz olan odada bulunan aynaya bakar ve temiz olduğunu anlar, o yıkanmaz fakat pis olan aynaya bakar ve pis olduğunu anlar; o gider yıkanır” demiş.

Öğrenci itiraz etmiş ve “Bana odada ayna olduğunu söylememiştiniz ki!” demiş.

Öğretmen “bütün olasılıkları göz önünde bulundurmak gerek” diye yanıtlamış onu ve öğrenci bu yanıtı kabul etmek zorunda kalmış.

Öğretmen “son kez soruyorum” demiş. “Bir bacadan iki kişi düşmüş: biri pis, biri temiz. Hangisi yıkanmaya gider?”

Öğrenci, artık tüm olasılıkları bildiğinden emin bir şekilde: “Eğer odada ayna bulunmuyorsa, pis olan temiz olanı görür ve kendisinin de temiz olduğunu sandığından yıkanmaya gitmez. Temiz olan pis olanı görür ve kendisinin de pis olduğunu sandığından yıkanmaya gider. Eğer odada bir ayna bulunuyorsa, temiz olan odada bulunan aynaya bakar ve temiz olduğunu anlar ve yıkanmaz, fakat pis olan aynaya bakar ve pis olduğunu anlar; o gider yıkanır” demiş.

Öğretmen “yine bilemedin” diyerek son dersini vermiş öğrencisine. “Eğer bir bacadan iki kişi düşerse, nasıl biri pis olur da diğeri temiz kalır? İkisi de pislenir. Önemli olan doğru soruları sorabilmektir. Yanlış sorulara verilen yanıtlar ne kadar doğru gözükseler de yanlıştır.”

Perşembe, Temmuz 07, 2005

Anibal’in Filleri Rhoné Nehri’nden Geçirmesi


Kartacalı ([1]) General Anibal Barca’nın (M.Ö. 247 – 183), II. Pön Savaşı (M.Ö. 218 – 202) sırasında 35,000 asker (bazı kaynaklarda 40,000, bazılarında da 30,000), binlerce at ve 38 filden oluşan ordusunu Alper üzerinden Fransa’dan İtalya’ya geçirmesi, askeri lojistiğin tarihçesinde önemli bir kilometre taşıdır. Kapak resminde fillerin Fransa’daki Rhoné Nehri’nden sallar üzerinde geçirilişi görülmektedir. Bu geçiş için ayrıca ahşap iskeleler de yapılmıştır.

Kartaca, M.Ö. 814 – 813 yıllarında Lübnan’ın Sur (Tyre) kentinden gelen Finikeli göçmenler tarafından kurulmuş ve zamanla çıkarları o dönemin en büyük gücü olan Roma İmparatorluğu ile çelişen büyük bir ticaret imparatorluğu haline gelmiştir. Anibal bu imparatorluğun son dönemlerindeki önemli komutanlarından biridir.

Anibal II. Roma’yı almak için sefere çıkmadan önce geçeceği güzergâhı ve yöre halkları hakkında bilgi toplamaları için haberciler gönderdi. Yöre halklarının nüfusu, savaş güçleri ve Roma’ya olan düşmanlıkları da edinmek istediği bilgilerdendi. Gerekli bilgileri topladıktan ve hazırlıkları yaptıktan sonra İspanya (Ebro), Fransa, Pireneler, Akdeniz kıyısı yoluyla Güney Fransa, Rhoné Nehri, Alpler rotasını izleyerek İtalya’ya vardı. Roma’yı almak için ek kuvvetlere ihtiyacı olduğunu düşünerek Kartaca’dan destek gelmesi için haber gönderip beklemeye başladı. Bu sırada Roma orduları Kartaca’ya saldırdılar ve Anibal Kartaca’ya geri dönmek zorunda kaldı. Roma savaşı kazandı ve Kartaca bir daha Roma İmparatorluğu’na kafa tutacak gücü hiç bulamadı. Anibal Kartaca’dan yanındaki askerleriyle beraber Anadolu’ya kaçtı. Bithynia kralı Prusias ona Uludağ eteklerinden yerleşmesi için yer gösterdi. O da kurduğu şehri Prusias’a ithaf ederek adını Prusia koydu. Bursa’nın adı Prusia’dan gelmektedir. Kral Prusias Anibal’e yurt verdiği için Romalılar ile arasının bozulacağını düşünerek onu Romalılara teslim etmeye karar verdi. Bunu öğrenen Hannibal, kılık değiştirerek, Prusia'dan ayrıldı. Bir sandalla karşı kıyıya ulaşmaya çalıştı. Ümitsizliğe kapılıp, yüzüğündeki zehri içerek yaşamına son verdi.

“Ya bir yol buluruz, ya bir yol yaparız” sözüyle ünlü, bir askeri lojistik dehası olarak kabul edilen Anibal’in prensipleri bugün modern ordular tarafından da kullanılmaktadır. Askeri lojistik özgün ve geçici yapısıyla proje mantığı üzerine kuruludur ve Anibal’in seferi askeri proje lojistiğine güzel bir örnek teşkil etmektedir. Sabit miktardaki kaynaklar, kısıtlı zaman, fiziksel engeller, askerlerin değişik kökenlerden gelmesi nedeniyle farklı seviyelerdeki sadakati, yönetilen lojistik projenin çözülmesi gereken problemleridir. Anibal bu problemleri planlama, saha mühendisliği, hızlı hareket, periyodik yeniden tedarik ve askerler, atlar ve fillerden oluşan ordusunu dikkatle gözlemesi sayesinde aşmıştır.

Kaynaklar: Britannica Ansiklopedisi, http://www.barca.fsnet.co.uk/, http://encarta.msn.com

[1] Eski Kartaca şehri bugün Tunus’un Akdeniz kıyısında yer almaktadır.

Cuma, Temmuz 01, 2005

Şatranc-ı Urefa (Ariflerin Satrancı)





Bir tasavvufu oyunu olan Şatranc-ı Urefa'nın, yani Ariflerin Satrancı'nın ünlü İslam mutasavvıfı Muhiddin Arabî (1165 – 1240) ya da Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi (1351 – 1422) tarafından icat edildiği varsa­yılmaktadır. Oyunu tasar­layan kişi­nin öğrencilerine insanın yaşadığı, geçirdiği çeşitli halleri / yaşantıları ve idrak seviyelerini öğretmeyi amaçla­dığı düşünülmektedir.


Şatranc-ı Urefa tek bir zar ve oyuncu sayısı kadar piyonla Kızma Birader oyununa benzer şekilde oynanır. Oyun tahtasında 10 x 10 + 1, toplam 101 kare bulunur. Amaç, gelen zardaki kadar basamağı iler­leyerek 101. basamağa yani “ Visale ” ulaşmaktır. Kimi basa­maklar sizi daha aşağıdaki basamaklara gönderirken, kimileri de ileriye götürür. Oyunun ilk ortaya çıkışında ileriye göndererek ödüllendiren basamaklar arasında kuşlar, geriye götürerek cezalandıran basamaklarda ise yılanlar çizili olduğundan “Yılanlı Dama” diye de anılır olmuş.


Oyuna başlamak için mutlaka 6 atmak gerekir. Böylece Zillet (hor görme, alçalma, aşağılık, alçaklık), Teessüf (acınma, yazıklanma), Rica (yalvarma), Kavga, Adavet (düşmanlık, hınç, kin) gibi hallerden geçilip, pişman olunarak Nedamet basamağına gelinerek oyuna başlamaya hak kazanılır. Bu İslam tasavvufunda Tanrı'ya ulaşmak için evrilmeye başlayan nefsin ilk uyanış derecesi olan nevfs-i levvame'ye karşılık gelmektedir. Yap­tıklarından ve kötü hallerinden pişmanlık duyan (levm eden) insan tasavvuf yoluna girer. 6. basamaktan sonra sırayla Hicran (ayrılık, acı), Gurbet (yabancı yer), Karar basamakları geçilerek ilk 10 basamakta fazla zorlan­madan ilerlenir ve 10. basamak olan Rıza 'ya (hoşnutluk, memnunluk, razı olma, istek) varılır, fakat 11. basa­makta Sohbet-i Sek 'e (biriyle köpek tabiatıyla, yani köpeklerin havlaması, hırlaması gibi kavga ederek görüş­mek) gelindiğinde 2. basamağa, Teesüf ' e geri dönülür. Eğer bu basamağı geçebilirseniz karşınıza Mihnet (sıkıntı, dert), Duzah (cehennem), Zeval (alçalış, sona erme), Zahmet (zor, yorgunluk), Meşakkat (güçlük) gibi dereceler çıkar. 21. basamakta karşılaşılan İstiğna (ihtiyaçsızlık taslama) sizi neredeyse en başa, 3. basa­maktaki Rica 'ya (yalvarma) geri götürür. Ödüllü basamaklardan ilkiyle 23'te karşılaşırsınız: Cefa (ayrılıkta bı­rakma, eziyet etme). Cefa çeken daha sonra Sefa süreceğinden doğrudan 31. basamağa gönderilir. Benzer bir şekilde 26. basamakta Fırsat 'ı yakalayan kişi Tecrübe kazanmak için doğrudan 56. basamağa yollanır.


Oyun 26. basamaktan sonra zorlaşır: Rakip (başka birisiyle aynı şeye istekli olma) olunursa, ayrılık acısının çekildiği 7. basamaktaki Hicran sizi beklemektedir ya da birilerinin arasına Nifak ( ayrımcılık ) sokuyorsanız, 6. basamaktaki Nedamet (Pişmanlık) sizi buyur (!) eder. 39. basamağa kadar devam eden cezalar kısmını geç­mek çok zordur, fakat bu aşamaları bir geçerseniz işiniz kolaylaşır ve maneviyat basamaklarında ileri doğru hızla yol alırsınız. Bu arada karşılaşabileceğiniz haller olan 43. basamaktaki Kemâl (olgunluk, tamlık, bilgi, fazilet) 5. basamaktaki Adavet' e (düşmanlık, hınç, kin), 91. basamaktaki Gurur (boş, beyhude şeye güvenip aldanma, boş şeylerle övünme) en başa gönderir ve neredeyse bitiriyorken sizi Rıza 'ya yollayan 100. basa­maktaki Kazâ insanı aşağılara çekmek için bekliyordur.


Yukarıdaki basamaklarda sonuca yaklaştıran hâller de vardır. Örneğin 89'daki İzzet (yükseklik, aziz olmak, saygı, ikram, yücelik, kudret) 98'deki Bad-ı Aşk 'a (aşk fırtınası), 90'daki Vahdet (birlik, bir ve tek olma, kendi kendine kalış) 99'daki Halet 'e (takdir, hal olmanın ve bulunmanın türlüsü) kadar gitmenizi sağlar. Bunların ara­sında en ilginci 87'deki Muhabbet ' tir (sevme, sevgi, dostluk, dostça konuşma). Bu basamağın altında “BUYRUN VİSALE” yazmaktadır ve sizi doğrudan oyunun bitiş noktası olan VİSAL 'E ( dosta ermek, sevgide kavuşmak ) taşımaktadır.


Oyun yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı gibi kazanma gayesiyle oynanacak bir oyun olmaktansa insanın kendini tanımasını amaçlamaktadır.


Oyunun Powerpoint'te hazırlanmış sürümünü indirmek için tıklayın.

Çarşamba, Haziran 29, 2005

Şarköy



Şarköy, Tekirdağ’ın Marmara Denizi’ne kıyısı olan ilçelerinden biridir. 80’li yılların başında babamın emekli olmasının ardından bir yazlık almamız vesilesiyle Şarköy ile tanışmış oldum. Uzun yıllar yazlarımın geçtiği bu yöreye son yıllarda pek sık gidemesem de en son geçen sene ziyaret etmiştim. Bu nedenle bilgilerim güncel sayılır.

İstanbul’un Kadıköy yakasından da, Esenler’den de seyahat acenteleri (Şarköy Seyahat ve İstanbul Turizm) ile neredeyse günün her saatinde otobüs bulmak mümkündür. Otobüs ile yolculuk 4-4.5 saat sürer. Otomobil ile gidecekseniz, izlenecek yol Tekirdağ üzerinden geçer. Tekirdağ - Malkara yolunun 48. km’sinde güneye doğru sapılarak, 38 km’lik bir yolla merkeze, sahile inilir. Tepelerin arasından sürekli dönemeçlerle ilerleyen yolda sanki hiç denizi göremeyecekmişsiniz gibi gelir. Denizi gördüğünüzde de yol boyunca gördüğünüz ağaçlar kaybolur; ilçe merkezi ağaç bakımından maalesef fakirdir.

Şarköy’de özel plajlar bulunmaması nedeniyle 60 km’ye varan uzun sahillerinin neredeyse her yerinden denize girilebilir. İki büyük mendireğinden biri balıkçı barınağı olarak kullanılmaktadır. Coğrafi konumu nedeniyle genelde rüzgârlı bir havası vardır. Beldeleri Mürefte ve Hoşköy’de hem kalınabilecek hem de günübirlik gidip gezilebilecek yerlerdir. Şarköy’de birkaç küçük kapasiteli otel ve pansiyon dışında genelde yazlıkçı yerleşim yaygındır. Bundan 20 - 25 yıl önce az sayıdaki yazlığın olduğu Şarköy, bugün yazları 160-170.000 nüfusa ulaşmaktadır. Cumartesi – Pazarları İstanbul’a yakınlığı nedeniyle daha bir kalabalıktır, yani başınızı dinlemek için gidilebilecek bir yerden olmaktan çıkmıştır. Çok para harcamadan eğlenmek ve denize girmek istiyorsanız Şarköy’ü tavsiye ederim.


Şarköy’ün neyi meşhur derseniz akla hemen şarapları gelir. Yöre halkı göçmen ağırlıklıdır ve çoğunlukla bağcılıkla uğraşır. Şarköy’de ilçe merkezi, beldeler ve köylerde Tekel Şarap Fabrikası dâhil 30’dan fazla şarap fabrikası bulunmaktadır. Bağcılığın yanında zeytincilik de gelişmiştir. Cuma günleri kurulan pazarda yörede yetişen taze meyve ve sebzeleri bulabilirsiniz.
Marmara ve Avşa Adalarına haftanın belirli günleri motor kalkar. Çevredeki yakın ilçelere ve Çanakkale’ye düzenli midibüs / minibüs seferleri vardır. Faytonlarla da şehir içinde dolaşmak ayrı bir zevktir. Son zamanlarda açılan Seracılık ve Turizm ve Otelcilik bölümlerinin bulunduğu Trakya Üniversitesi’ne bağlı Meslek Yüksek Okulu’nun da ilçeye hareket getirdiğini eklemek gerekir.

Pazartesi, Haziran 27, 2005

Farklı Bir Yalova


Bir Pazar günü Yalova’ya gidelim diye yola çıktık. Niyetimiz bir taşla birkaç kuş vurup, görmeyi arzu ettiğimiz birkaç yere uğramaktı. Bunların arasında Karaca Arboretum, Termal’deki Atatürk Köşkü ve Atatürk’ün Yürüyen Evi (Köşkü) vardı. Atatürk “Yalova benim kentim” demiş; doğru da söylemiş. Şehirde pek çok yerde Atatürk’ün izi var.

Ulaşım

Kartal’dan deniz otobüsü ile 40 dakikada Yalova’ya varıyorsunuz. İstanbul’dan arabayla giderseniz Eskihisar’dan arabalı vapura binip, ya da Yenikapı’dan veya Pendik’ten feribotla Yalova’ya varabilirsiniz. Eğer deniz otobüsü ile geldiyseniz ve aceleniz yoksa iskelenin karşısındaki çay bahçesinde bir bardak çay içip önce bir yorgunluk atmanızı tavsiye ederim; biz öyle yaptık.

Karaca Arboretum

Çaydan sonra bir Termal minibüslerine atlayıp Karaca Arboretum’un yolunu tuttuk. Bu arada Arboretum sadece Pazar günleri saat 13:00 – 18:00 arası halka açık. Arboretum canlı ağaç müzesi ya da ağaç parkı olarak da tanımlanıyor. Eğitim ve bilimsel amaçlı ağaç ve çalı tipi bitkilerin yetiştirildiği yer anlamına geliyor.

Türkiye’de erozyonla mücadele ateşini yakan TEMA Vakfı’nın kurucusu ve başkanı Hayrettin Karaca’nın 1980 yılında 13,5 hektar alan üzerine kurmuş olduğu Karaca Arboretum’da 7,000 değişik odunsu bitki (ağaç) türü ve 2,000 çeşit soğanlı, otsu bitki bulunmakta. Yanınıza mutlaka bir rehber verilerek yapacağınız gezi 13,5 hektarlık alanın 3,5 hektarını kapsıyor ve 45 dakika – 1 saat kadar sürüyor. Gezerken çimlere basıyor fakat toprağa basmıyorsunuz; böylece tohumlara zarar vermeniz engelleniyor. Ayrıca gezi sırasında sigara içmek de yasak. Arboretuma giriş ücretleri tam 3, öğrenci 1,5 YTL.

Arboretum ilk kurulduğunda kozalaklı, özellikle de bodur kozalaklı bitkilere ağırlık verilmiş, daha sonra meyve ağaçları, endemik (sadece Türkiye’de yetişen) otsu bitkiler, dünyanın en geniş meşe türleri koleksiyonu ile yalnızca Türkiye bitki varlığına (flora) özgü değil, dünyanın her yerinden değişik bitkilerle zenginleştirilmiş.

Girişte dünyanın en uzun ağacı sequoiadendron giganteum ve dünyanın en geniş gövde çapı yapan (12 m) ağacı mamut ağacı sizi karşılıyor. İslamiyet öncesi Türklerin totem ağacı olarak taptığı huş ağacını da burada görebilirsiniz. Çin’de - 20 derece sıcaklıktaki iklimlerde bile yaşayabilen tüylü palmiye, pembe renkli bulut gibi çiçekleri olan bulut ağacı, 15 yılda bir çiçek açan ve açınca ölen sabır ağacı, Kanada bayrağı üzerinde simgesini gördüğümüz şeker akçaağaç ilginizi kesin çekecek ağaçlardan sadece birkaçı. Şeker akçaağaçtan elde edilen sıvı Kanada’da tatlı yapımında da kullanılıyormuş. Arboretum’da yaşayan fosil ağaçlar da mevcut. Bunlardan biri, iğneyapraklı olmasına rağmen kışın yapraklarını döken bir tür. Fosil ağaç denmesinin nedeni ise 1940’lı yıllarda daha varlığı bilinmezken fosillerinin bulunmuş olması. Daha sonra rastlanan bir örneğinden çoğaltılarak dünyaya yayılmış. Yaşayan hiçbir akrabası olmayan bir başka fosil ağaç da ginko biloba. Milyonlarca yıldır yaşayan bu ağacın meyveleri Çin tıbbında önemli bir yer tutmuş. Minyatür ağaç yetiştirme tekniği olan bonzai esaslarına göre bir kaya üzerinde kısıtlı besin ve su ile büyütülen ve sürekli budanan minyatür ağaç görülmeye değer. Bir göknar türü olan ve dünya üzerinde yalnızca 18 adet kalan “Nebro” da tükenmekte olan bitkilerden.
Arboretum’un karşı tarafında Karaca Fidanlığı bulunuyor. Arabayla gelmişseniz ve bir bahçeniz varsa, çok çeşitli ağaca ait fidanı burada bulabilir ve satın alabilirsiniz. Buradan elde edilen gelir arboretuma aktarılıyor.

Termal, Atatürk Köşkü


Yalova’ya gelip de Termal’e uğramadan gidilmez. Termal tesisleri Yalova’ya 12 km uzaklıkta, Karaca Arboretum’dan sonra 8–9 km’lik mesafede. Termal banyolarıyla ünlü bir ilçe. Burada Turban’a ait büyük bir tesis var. Tesis bünyesinde saunalar, banyolar, termal açık havuzlar, oteller, lokantalar, gezi parkurları, içmeler ve Atatürk’ün müze köşkü var.
Atatürk’ün Köşkü, Atatürk’te çıkan siroz hastalığına iyi geleceği söylenmesi üzerine Prof. Mimar Hakkı Eldem tarafından tasarlanmış ve 1929 yılında 38 günde inşa edilmiş. İçindeki eşyaların bir kısmı İstanbul’daki çeşitli saraylardan getirilmiş. 4 kabul salonu ve 11 odası bulunan köşkün her yanında çok az eşya ile sağlanmış sadelik esas. İkinci katta Atatürk’ün kahvaltı etmek için kullandığı bambu takım, yatağı, banyosu, Afet İnan’ın ve manevi kızlarının kaldığı odalar var. Özellikle üst kattaki odaları gezerken Atatürk’ün manevi varlığını hissetmemek imkânsız. Bina Cumhuriyetin ilk yıllarında hükümetin yaz dönemi çalışmalarını yaptığı yer halini almış, Ulu önderin vefat ettiği Dolmabahçe Sarayı’na gidişinden önce en son burada kaldığını da söylemeliyim.

Atatürk’ün Yürüyen Evi (Köşkü)

Atatürk’ün yürüyen köşküne iki şekilde ulaşmak mümkün. Ya sahilden Barış Manço Açık Hava Tiyatrosu’nun yanından hızlı feribot iskelesini de geçerek sahil yolunu izleyeceksiniz ki bu şekilde gitmek için yürümeyi sevmeniz gerekiyor, zira yürüyüş ortalama bir hızla 1 saate yakın sürüyor, ya da Yalova Hastanesi’nin yanından girip arabanızı Adalet Sarayı’nın yakınlarından bir yere park edip, sahile ineceksiniz.

Köşk ve çınar ağacının hikâyesi şöyle:

Yalova’da o devirde bulunan Millet Çiftliği içinde 1929 yılında Atatürk’ün ikameti için mütevazı bir köşk yapılmış. Atatürk Yalova’ya 1936 yılındaki gelişinde Millet Çiftliği’ndeki köşkün pencerelerini zarar vereceği için yanındaki çınarın dalını kesileceğini öğrenmiş. Ağacın bir dalının bile kesilmesini istemeyen Atatürk köşkün ağaçtan uzaklaştırılmasını istemiş. Binanın temelleri açılıp ve temellerin altına zor ve çok yavaş ta olsa raylar döşenmiş. Bina rayların üzerinde doğuya doğru 4 m kaydırılmış. 11 Ağustos 1936 günü yapılan bu işlemi yanında bulunan kız kardeşi Makbule Hanım, Affet İnan, Yunus Nadi, Muhafız ve yakın arkadaşları izlemiş. Atatürk 11 Haziran 1937’de şahsına ait bütün taşınamaz mallar gibi bu köşkü de Türk Milletine bağışlamış. Diğer tüm köşkler gibi Yürüyen Köşk de halen müze olarak korunuyor. Atatürk’ün bir dalının bile kesilmesini istemediği Ulu Çınar ve yanındaki köşk, ağaç sevgisi ve çevre bilincinin de bir anıtı olarak ziyaretçilerini bekliyor. Yürüyen Köşk ‘Atatürk bahçe Kültürleri Merkez Araştırma Enstitüsü’ arazisi içinde bulunuyor.

ÖNEMLİ TELEFONLAR

Karaca Arboretum: (226) 833 77 67
Termal Tesisleri: (226) 675 74 00

Pazartesi, Haziran 20, 2005

Berlin - Bağdat Demiryolu


Berlin - Bağdat Demiryolu: II. Abdülhamit dönemi ve sonrasında Musul bölgesi, zengin ekonomik kaynakları ile hem Alman ve hem de İngilizlerin ilgisini çekmiştir. Bu ülkeler, bölgedeki ticari faaliyetleri yanında petrol arama ve işletme hakkı elde etmeyi de istemişlerdir. 1871’li yıllarda Mezopotamya’da araştırma yapan bir Alman heyeti, bölgede zengin petrol yatakları bulunduğunu Osmanlı Devleti’ne bildirmiş ve 1873 yılına kadar Haydarpaşa – İzmit hattı tamamlanmıştır. Bu durum üzerine II. Abdülhamit, bölgede yapılacak petrol aramalarını hızlandıracak 1888 ve 1898’de yayınladığı iki özel fermanla, Musul ve Bağdat vilayetlerindeki petrol alanlarını Hazine-i Hassa’ya (kendi özel mülkü) bağladığını açıklamıştır. Ancak büyük güçler buradaki petrol varlığına kayıtsız kalmamış ve buraya sahip olma yolları aramışlardır. Berlin - Bağdat demiryolu yapımını üstlenen Alman ağırlıklı “Anadolu Demiryolu Şirketi”, 1888’de hattın geçtiği arazide bulunabilecek hammaddeleri çıkartma ve işletme yetkisini Osmanlı Devletinden almıştır.

Demiryolu inşaatının özendirilmesi için de Sultan’ın teknik danışmanı Alman demiryolları mühendis Wilhelm Von Pressel görevlendirilmiştir. Von Pressel Basra Körfezine kadar uzanacak Mersin, İskenderun, Basra limanlarını hinterlandlarına bağlayarak Almanya’yı el değmemiş maden kaynaklarına ve tarım ürünlerine ulaştıracaktı. Ne var ki; demiryolları inşaatı Kürt ve Arap ayaklanmaları karşısında bölgelere kısa sürede jandarma ve asker gönderilmesini sağlayarak Sultan’ın otoritesinin kurulmasına yardımcı olacağı şeklinde takdim edilecekti. Almanlar ile anlaşma 1888 Ekim’inde imzalanmıştır. Bu demiryolu için km başına 15,000 frank kar garantisi verilmiş ve bu paraların Düyun-u Umumiye’nin (Borçlar İdaresi) toplayacağı vergilerden ödenmesi kararlaştırılmıştır.

Ayrıca demiryolunun geçeceği, devlete ait olan toprakların mülkiyeti imtiyaz sahiplerine bedelsiz devredilecek, bina yapılacak, topraklara kira ödenmeyecek, kum, çakıl ve taş ocakları bedelsiz kullanılacak, demiryolu yapımı için gerekli keresteler devlet ormanlarından kesilecek, demiryolunun her bir yanındaki yirmi kilometre genişliği olan şeritlerdeki madenler işletilebilecek, arkeolojik eserleri aramak, kazılar yapmak serbest olacaktı. B.B.B (Berlin, Bağdat, Basra) hattı olarak da bilinen bu demiryolu; Haydarpaşa’dan başlayıp İzmit, Eskişehir, Konya’dan geçip Basra’ya kadar inşa edilecektir. 1888 – 1895 yılları arasında İzmit - Konya arasındaki hat tamamlanır. Almanların hattı Nusaybin’e kadar uzatmaları ise 1918 yılını bulur.
B.B.B hattının yan kollarıyla beraber uzunluğu 3773 km.dir. Bu demiryolu için Osmanlı 1991 yılına kadar Almanlar’a 4.080.000 altın kâr garantisi olarak ödemiştir.

Gerçekten Anadolu’nun ve Osmanlı İmparatorluğunun çağına ayak uydurabilmesi için zamanın en iyi ulaşım aracı olan demiryolu yapımına başlaması önemlidir. Ancak vahim olan demiryolu ağının imparatorluğun gereksinimlerine göre değil de, yayılmacı ülkelerin isteklerine boyun eğerek bedelini çok fazlasıyla ödemesidir.

Kurtuluş savaşı sonrasıyla II.Dünya Savaşı sonuna kadar geçen sürede ulaşım politikası yine demiryollarına ağırlık vererek yürütülmüş ve ülkenin dışla bütünleşmesini sağlamaktan çok iç pazar bütünlüğünün sağlanması ilkesi benimsenmiştir.

Yabancı şirketlerin imtiyazında bulunan 4060 km. demiryolu devletleştirilirken 1924-1945 yılları arasında 3383 km yeni demiryolu yapılmıştır.

Kaynaklar: http://www.google.com.tr/url?sa=U&start=10&q=http://kerkukfeneri2.sitemynet.com/tr/tarihcog/bin/lozansonrasi.htm&e=9707, http://www.trafikguvenligi.org.tr/, http://www.gallipoli1915.org/, http://www.radikal.com.tr/

Pazar, Haziran 19, 2005

İki Aydınlanma Fıkrası

AYDINLANMAK KOLAY DEĞİL

Adamın biri Ant dağlarında ünlü bir aydınlanma grubu duymuş. Aralarına katılmaya karar vermiş ve bin bir zahmetle gruba ulaşmış. “Beni de aranıza alın”, demiş.

Grubun başı “Öyle hemen kolay değil aramıza katılmak. Önce bir sınavdan geçmen gerekiyor.” demiş. “Nedir sınav?” diye sormuş adam. Rahip: "Bir on sene yemek yiyecek, uyuyacak ve sadece düşüneceksin, ama hiç kimseyle konuşmayacaksın. Tek kelime bile etmeyeceksin. On sene sonra fikir olarak ne ürettiysen bize üç kelimede ifade edeceksin."

Peki demiş adam. On sene yemiş, uyumuş, düşünmüş. On sene bitmiş; herkes merakla toplanmış bakalım adam ne diyecek diye. Adam "Yemekleriniz çok kötü" demiş üç kelimeyle. Bütün rahipler şaşırmış. Başrahip, “İyi güzel de, aradığımız cevap bu değildi. Yemekleri düzeltiriz, ama seni bu şartlarla aramıza alamayız. Eğer gerçekten istiyorsan bir on sene daha beklemeliyiz.", demiş.

Yine peki demiş adam. Yine on sene geçmiş. Rahipler toplanmışlar bir şey bulmuştur diye. Adam bu sefer "Yatak çok berbat" demiş. Rahipler birbirlerine bakmış. Başrahip, "Onu da düzeltiriz, ama hâlâ aradığımız cevap bu değil. Gerçekten aramıza katılmak istiyorsan yine bir on sene beklemeliyiz" demiş.

Yine olur demiş adam. Yine geçmiş bir on sene. Bütün rahipler, artik bu sefer bir şey bulmuştur diye merakla adama bakarken adam "Ben artik gidiyorum" demiş yine üç kelimeyle.

Başrahip artık dayanamamış, sinirlenmiş ve şöyle demiş "Bildiğin yere git ulan, 30 senedir şikâyetten başka bir şey yapmadın zaten"

BU DA BUDDHA

Ve Buddha onlara dedi:

- Size benim kim olduğum sorulduğunda, ne cevap vereceksiniz?

Onlar dediler:

- Sen bizim var oluşumuzun temelindeki eskatalojik manifestasyon ve açıklanan öz benliğimiz bağlamının ontolojik temelisin.

Ve Buddha cevap verdi:

-Haa!?

Perşembe, Haziran 16, 2005

İstanbul'un Sokakları...


Tarih Vakfı'nın web sitesinde yayımlanan İstanbul'un Sokakları adlı makaleyi görünce sevindim. Ben de bir zamanlar İstanbul A'dan Z'ye Rehber Atlas'ı alıp tüm sokak isimlerini gözden geçirmiştim. Aynı işi yapan başkaları da olduğunu bilmek ne güzel. "Demek ki bu konuyu merak eden tek ben değilmişim", dedim.

O zaman ilginç bulduğum sokak adlarına örnek vermek gerekirse, Basamaklı Merdiven Sokak (basamaksız merdiven nasıl oluyorsa?), Tom Tom Kaptan Sokak ve Sormagir Sokak aklıma ilk gelenler... Bir de lise arkadaşlarım Mert Demir ve Emre Omacan'ın üniversite yıllarında Can Tezcan ile birlikte Beşiktaş'ta kurmuş oldukları şirketin adresinin "Maşuklar Yokuşu, Loşbahçe Sokak" olduğunu anımsıyorum. Merdivenli sokak deyince; Osmanlı zamanında yaşamış ve Kırım Harbini finanse etmiş meşhur Yahudi banker Avram Kamando'nun yaptırmış olduğu Galata'daki Bankalar Caddesi ve Banker Sokağı birbirine bağlayan sarmal merdivenleri de unutmamak gerek... (bkz. yukarıdaki resim)

Pazartesi, Haziran 06, 2005

Fiyat ve Değer Arasındaki Fark

Bir gün Avrupa'nın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen çocuğun biri bir vitrinde çok hoş bir tablo görür. Tablonun bedeli oldukça pahalıdır. Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile mağazaya gider.

Şanslıdır, tablo hala satılmamıştır. İçeri girer, tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve "Ağabeyimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum, tüm param da bu kadar" der.

Ressam bir süre düşündükten sonra resmi paketler ve çocuğa satar. Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar. Mağazada adamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar: "Sen ne yaptın, o resmin değeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir rakama sattın?" Adam cevap verir: “Evet, ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim, ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim?"

Günün Sözü:
Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyor, fakat hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar.
Oscar WILDE

Sevgili Dostum Mert Önder'e bu güzel hikayeyi gönderidiği için teşekkür ediyorum...

Perşembe, Haziran 02, 2005

Tepkisizlik

Çağımızda tepkisizlik insanlığın en büyük dertlerinden biri. Çevremizde hoşumuza giden veya gitmeyen bir çok şey oluyor ve biz bunlar karşısında çoğunlukla olumlu veya olumsuz herhangi bir bildirimde bulunmuyoruz.

Neden?
  • Fikrimizin değerinin olmadığını mı düşünüyoruz?
  • Yoksa “ne değiştirebiliriz ki?” mi diyoruz?
  • “Beğendiğimi söylesem ne olacak ki?” diye mi yazmıyoruz iki satır yazıyı?

Sizce insanı tepkisiz kılan nedir?

Gücümüzün farkında değiliz. Bir olay karşısında olumlu veya olumsuz tepkimizi ortaya koymamız belki de çok şeyi değiştirebilecekken, köşemizde izleyici olmayı seçiyoruz.
Peki, olumlu ya da olumsuz düşüncelerimizi birbirimizle nezaketle paylaşmak daha güzel değil mi? Bir şeyi daha iyiye yöneltmek için o şey hakkındaki neleri niçin beğendiğimizi ya da beğenmediğimizi söylemek, yazmak aslında o kadar önemli ve değerli ki…
Ünlü virtüöz piyanonun başına oturmuş ve salonu hınca hınç dolduran seyircilerin önünde, konserine başlamıştı. ancak tuşlara basıp çalıyor görünmesine rağmen, telleri inceden sıkılmış olan piyanodan hiçbir ses çıkmıyordu!

Dinleyiciler, birbirine göz ucuyla bakarak ne yapmaları gerektiğini araştırıyorlar, fakat nedense tepki gösteremiyorlardı. İki saat suren sessiz konserden sonra ünlü virtüöz oturduğu yerden kalkarak büyük bir ciddiyetle onları selamladı.

Salon sürekli alkış sesleriyle çınlıyordu. İngiltere'de yaşanan bu olaydan sonra piyanist, kendisiyle röportaj yapan televizyon spikerine: -"insanlardaki tepkisizliğin nereye kadar varacağını öğrenmek istedim" .... diyordu... "Meğer sınırı yokmuş..


Salı, Mayıs 17, 2005

TAŞİYOMİ???


Taşiyomi sözcüğünü hiç duydunuz mu? Ben de Cumhuriyet Gazetesi’nin Okur Köşesinde Dr. Mehmet Murat İldan’ın yazısını okuyana kadar bilmiyordum. Taşiyomi Japonca ayakta okuma alışkanlığını belirtmek için kullanılan bir sözcükmüş! Orada artık ayakta okumak gibi kavramlar ortaya çıkıyor, peki bizde durum ne?

  • Türkiye’de toplumun %94’ü televizyon seyrediyor, % 4.5’i kitap okuyor.

  • Türkiye’de 40 milyon insan hiç kitap okumuyor.

Düzenli okuma alışkanlığı denince istatistikler ise şöyle:

  • Japonya’da %14, ABD’de ise %12, Türkiye’de ise %1’den az

Yılda kaç kitap okunduğuna bakınca;

  • Bir Japon yılda ortalama 25 kitap okuyor

  • 6 Türk’ü bir araya getirdiğimizde yılda ancak 1 kitap okuyorlar.

Durumun ciddiyetini dikkatlerinize sunarım.

İmparatorun Yürüyüşü - Luc Jacquet


Her kış, yalnızca Antarktika’nın acımasız buz çöllerinde, dünyanın en zor iklim şartlarına sahip bu bölgesinin en derinlerinde, gerçekten olağanüstü bir yolculuk gerçekleşiyor; bin yıllardır olduğu gibi... Binlerce imparator penguen türlerinin devamını sağlayabilmek için okyanusun mavi güvenliğini terk edip, kıtanın en içlerindeki bir bölgeye, üreme alanlarına doğru yolculuğa başlıyorlar. Burası o kadar soğuk, o kadar rüzgardan korunaksız ve o kadar uç noktalarda bir yer ki, başka bir yaşam formunu desteklemiyor; işte bunun için de güvenle yumurtlayabilecekleri tek yer; tabi dayanabilirlerse…

Penguenler, o küçük adımlarıyla, kimi zaman göz gözü görmez tipi altında, saatte 250 km hızla esen rüzgara karşı, tek sıra halinde 200 km’lik bir mesafeyi katetmek için günlerce yürüyorlar. Romantik randeevuları için üreme alanına vardıklarında yıl boyunca sadık kalacakları eşlerini seçiyorlar ve çok özel bir danstan sonra çiftleşiyorlar. Haftalar geçiyor ve dişiler yumurtluyor. Bu zamana kadar hiçbir şey yemeden bekleyen anneler, yumurtalarını eşlerine devredip 200 km’lik yolu devirip, kar leoparlarından kurtulabilirlerse, balıklarla dolu okyanusa geri dönüyorlar. Babalar bu arada -40 0C soğukta ayaklarının üzerinden indirmedikleri değerli yumurtalara bakmak ve kutup kışının korkunç rüzgarlarına karşı korumakla yükümlüler; çünkü yumurtalar buza değerse birkaç saniye içinde donuyor ve yavrular daha doğmadan ölüyor.

Erkeklerin 4 ay boyunca hiçbir şey yemeden bekledikleri bu dönem sonunda yumurtalar çatlıyor. Kursaklarında kalan son yiyecekleri yavrularına yediren erkekler eşlerinin dönmesini beklemeye başlıyorlar. Eğer dişiler, yavrular doğduktan sonra 48 saat içinde dönmezlerse, yavrular ölüyor, çünkü babaların onları besleyecek gücü kalmıyor. Eşler bir araya gelince roller değişiliyor ve bu sefer açlıktan ölmek üzere olan babalar en zor yolculuğa çıkıyorlar; çünkü yürüyecek dermanları yok… Bu arada yavrular dev fırtına kuşlarının gazabına uğrayabiliyorlar da…Havalar ısınıp, buzlar erimeye ve kırılmaya başlayınca yolculuk tekrar ediyor, ta ki yavrular Atlantik’e varıp kendilerini mavi sulara bırakıncaya kadar.

Luc Jacquet, bu inanılmaz macerayı tam takım bir film ekibiyle 13 ay boyunca Antarktika’da kalarak kameraya çekmiş. Bu süre zarfında Fransız Bilim Merkezi’nde kalan ekip, dünya üzerinde buluna 40 kadar imparator penguen kolonisinden yalnızca birine odaklanmış. Penguenlerin deniz altındaki çekimleri profesyonel dalgıçlar tarafından yapılmış. Filmin harika müzikleri ise Emilie Simon tarafından gerçekleştirilmiş.Belgesel sevin veya sevmeyin, ama bu filmi izleyin, derim. İnsanoğlunun alacağı çok ders var…

Konfüçyüs'e Sormuşlar...

Konfüçyüs’e sormuşlar: ”Bir ülkeyi yönetmek için çağrıldıysanız, yapacağınız ilk iş ne olurdu? “

Şöyle yanıtlamış: “Hiç şüphesiz dili gözden geçirmekle başlardım. Dil düzensiz olursa sözler düşünceyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamazsa, yapılması gereken sözler, işler iyi yapılamaz. Görevler gereğince yapılmazsa, âdetler ve kültür bozulur. Âdetler ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını bilemez. İşte bunun için hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”

DAHİ ANLAMINA GELEN DE AYRI YAZILSIN!

Günlük yazılarda dikkatimi çeken çok önemli bir hata “dahi” anlamına gelen “de” bağlacının ayrı yazılmaması. Hadi Televole programlarında yanlış yazıyorlar diyordum; geçen gün TRT’nin de bu konuda hata yaptığına şahit olunca yapacak çok şey yokmuş hissine kapıldım, fakat yine de savaşmak gerektiğini düşünüyorum.

Eğer de’nin ayrı yazılıp yazılmayacağına karar vermekte zorlanıyorsanız, çoğunlukla doğru sonuç veren şu basit testi yapabilirsiniz:

Söz konusu de veya da eki cümleden çıkarın, geriye kalan cümlenin o haliyle anlamlı olup olmadığına bakın. Kalan cümle anlam ifade ediyorsa “de” veya “da” ayrı yazılmalıdır. Eğer anlam ifade etmiyorsa bitişik yazılır.

Örneğin:

“Kalemin bende kaldı.” Eğer bu cümledeki “de” ekini kaldırırsak, “Kalemin ben kaldı” anlamsız bir cümledir. O zaman “de” bitişik yazılacaktır.

“Sinemaya ben de gitmek istiyorum.” Bu cümledeki “de” sözcüğünü kaldırırsak cümle

“Sinemaya ben gitmek istiyorum” şekline dönüşür ve anlamı bozulmaz. Bu nedenle bu cümledeki “de” ayrı yazılmalıdır.

Bir başka örnek olarak “Odada da rahat durmuyorsun.” cümlesini inceleyebiliriz. İlk da ismin de hali (yani içinde manasında) için kullanılırken, ikinci da dahi anlamında kullanılmaktadır. Odada rahat durmayan kişi kimse daha önce başka bir yerdeyken de rahat durmamıştır.
Bir de bu “de” bağlacının “ta” veya “te” diye yazılması şeklinde hatalı bir kullanım vardır.
“de” eki olsa olsa Büyük Ünlü Uyumu Kuralı çerçevesinde “da” olur ama hiçbir zaman “te” veya “ta” olmaz.

Yani;

“Barış ta geliyormuş.” ya da “Sevinç te gidiyormuş” şeklindeki kullanımlar YANLIŞTIR. DOĞRUSU “Barış da geliyormuş” ve “Sevinç de gidiyormuş” şeklinde olmalıdır.

Ayrıca veya anlamına gelen “ya da” bağlacındaki “da” da ayrı yazılır.

“Dahi” anlamına gelen “de” sözcüğünün ayrı yazılması hakkında aşağıdaki diyalog dikkatlerinize sunulur:

- Tanıştırayım. Bu da Buda!
- Benim adım da Göz de!
- Siz galiba yanlış yapmamak için tüm “de” eklerini ayrı yazıyorsunuz, değil mi?
- Dâhi anlamına gelen de, da ayrı yazılmaz mı? Mesela “Leonardo da Vinci” derken…
- Hımmm!

Rahatça anlaşılacağı üzere dahi ile dâhi sözcüklerini yazım sırasında birbirinden ayıran “^” (şapka) kullanımıdır. Türk Dil Kurumu bir zamanlar “^” kullanımını kaldırmışken bir süreden beri tekrar kullanılması gerektiğine karar vermiştir. Bu konuyu başka bir yazımızda ayrıca incelemek istiyorum.

Hepinizi bu konuda duyarlılık göstermeye davet ediyorum. Lütfen çevrenizde “dahi” anlamına gelen “de” bağlacını bitişik yazanlar varsa uyarın. Bu konuda göstereceğiniz duyarlılık Türkçe’ye verdiğiniz önemi ve değeri doğrudan yansıtacaktır. Unutmayalım ki iletişimimizi sağlayan en önemli unsur olan dilimizi kaybettikçe, doğru düşünme yeteneğimizi de kaybediyor, böylece yabancı unsurların boyunduruğuna bir daha çıkmamak üzere giriyoruz.

Sümerler çevrelerindeki site devletleri ele geçirmek için uzun vadeli planlar yaparlarmış ve işe o devletlerde konuşulan dili bozmakla başlarlarmış; gerisi de çorap söküğü gibi gelirmiş. Atalarımızdan öğreneceklerimiz olsa gerek, değil mi?

Cumartesi, Mayıs 14, 2005

Günaydın

Ne güzel bir sözcüktür GÜNAYDIN… Güne çevrenizdekilere “Gününüz aydın olsun” diyerek başlamak, çevrenizdekilerin de size aynı dilekte bulunması kadar hoş ve anlamlı bir şey olabilir mi? Bir de bir şeylerin farkına yeni vardığımızda işitiriz bu sözcüğü: “Ooooo, Günaydın Nurettin Bey!” Hatta “Uyan da balığa çıkalım!” diye de eklediler mi, herkes gülümsemeye başlar.

Aslında hepimiz kimi konularda uykuda değil miyiz? Uyanmak bazen elimizde, bazen de bizi uyandıracak birileri ya da bir şeyler gerekiyor. Her şeyi bilmeye olanak olmadığı gibi, gerek de yok. Önemli olan bilmemiz gerekeni bilip bilmediğimiz, değil mi? O zaman akla doğrudan şu soru geliyor: “Neyi veya neleri bilmeliyiz? Neyin veya nelerin bilincine varmalıyız?” Doğal olarak bu sorunun yanıtı/yanıtları herkes için farklı olabilir, ama herkes için ortak bir soru (ya da sorular) bulunabilir mi diye de düşünmekten kendimi alamıyorum; çünkü hepimiz insan olmakla ortak bir paydada buluşmuyor muyuz?

Bu arada bulacağımız ortak soruların yanıtları zaman içinde değişebilir mi? Milattan 2000 yıl önce “Neyi bilmeliyiz? Neyin bilincinde olmalıyız?” sorularının yanıtları belki de farklıydı… Yoksa pek fazla şeyin değişmediğini mi düşünüyorsunuz?

Sevgi ve saygılarımla,

Nurettin Selsil
nselsil@yahoo.com

Cumartesi, Nisan 30, 2005

Kadeş Savaşı

Kadeş Antlaşması’nın yazılı olduğu kil tabletler İstanbul Arkeoloji Müzesinde bulunmakta. Kadeş Savaşı M.Ö. 1299 yılında Mısır ve Hitit devletleri arasında gerçekleşmiştir ve tarihe ilk Barış Antlaşması (M.Ö.1283) ile geçmiştir.

Bu savaşın diğer önemli bir yanı ise belki de lojistiğin büyük rol oynamaya başladığı ilk savaşlardan biri olmasıdır. Savaş lojistiği askerlerin ve teçhizatın uzak mesafelere hızlı bir şekilde taşınması anlamındadır.

Babası II. Sethi'nin yaptığı Mısır'ın egemenlik alanlarını genişletme çabasını sürdürmek isteyen Firavun II. Ramses, tahta çıkışının 5. yılında, Hititlerin, Mısır egemenliğinden koparıp aldıkları bugünkü Suriye'deki toprakları geri almak için harekete geçti. Bu yolculukta ilk hedefi Asi Irmağı'nın hemen kıyısında yer alan Kadeş kale kentini ele geçirmekti. O sırada Hitit tahtında oturan Kral II. Muvatalli, II. Ramses'in böyle bir sefere çıkacağı duyumunu çoktan almış ve Hitit başkentini bugünkü Çorum/Boğazkale'de yer alan Hattuşa'dan güneydeki Tarhuntaşşa'ya taşımıştı. Bu taşınma kimilerine göre lojistik destek açısından savaş alanına yakın yere gitmekle ilgiliydi.

Mısırlılar bu savaşta at ve öküz arabaları kullanmışlardır. Abu Simbel Tapınağı’ndaki rölyefler hem bu arabaları, hem de arabaların tamiri ve hayvanların bakımı ile ilgilenen lojistik destek gruplarını da göstermektedir.

Hitit savaş arabalarında kullanılan tekerlekler de, diğer ülkelerin savaş arabalarında kullanılan tek parça tahtadan yapılmış tekerleklerden değildi. Bugünkü tekerleklere benzeyen çubuklarla desteklenmiş tekerlekler kullanılıyordu. Dolayısıyla savaş arabaları çok daha hafif ve hareket yeteneği yüksek olabiliyordu. Arabanın benzerlerine göre hafif olması, her savaş arabasında iki yerine üç askerin yer almasına olanak sağlıyordu. Askerlerden birisi arabayı sürüyor, ikincisi arabadaki diğer iki kişiyi koruyacak biçimde kalkan kullanıyor, üçüncüsü ise ok ve mızrak atıyordu. Tekerleklerin yeri de Mısır savaş arabalarındaki tekerleklerin yerinden farklıydı ve bu sayede daha dengeli bir sürüşe olanak tanıyordu.

Bugün kabul edilen genel görüşe göre Hititler bu savaşa 17,000 piyade ve 4,500 savaş arabasıyla katılmışlar. Her savaş arabasında 3 asker olduğuna göre 13,500 de arabalı asker demektir. Buna göre Hititlerin toplam savaşçı sayısı 30,000 dolayında bir sayıyı göstermektedir. Buna karşılık Mısırlıların 20,000 dolayında olduğu sanılmaktadır. Hititlerin kayıplarının Mısırlıların kayıplarına göre daha az olduğu tahmin edilmektedir.Yararlanılan

Kaynaklar: http://www.mahfiegilmez.com/ , http://www.wikipedia.org/

Perşembe, Nisan 21, 2005

İEL Gruplarını Birleştirmek

Bugün mezun olduğum lisemin Yahoo üzerindeki tüm gruplarının moderatörlerini bir çatı altında toplamak için bir girişim başlattım. Böylece mezunlar arasındaki ilişkileri güçlendirmeyi istiyorum. İşte bu amaçla grup moderatörlerine gönderidiğim ileti aşağıda.

~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*
İstanbul (Erkek) Lisesi'nin Değerli Mezunu,

Yahoo üzerinde biri 130, diğeri 50 kusur üyeli iki IEL grubunun (iel_85_86 ve 6a_iel85) kurucusuyum. Mezunlar arasındaki haberleşme ve yardımlaşma olanaklarını arttırmak için Yahoo üzerindeki tüm IEL grubu kurucularını ve moderatorlerini bir çatı altında toplama düşüncesiyle iel_grubu_yöneticileri grubunu kurdum.

Bu grup sayesinde moderatörlerin süzgecinden geçerek her dönemden mezunlarımıza dağılacak iletilerin aramızdaki dayanışmanın filizlerini güçlendireceğinden eminim.

Amacım, ülkemizin ve dünyanın her kösesine yayılmış IEL'lileri birbirine iletişim zincirleri ile bağlamak, dileğim ise dayanışma kavramının yalnızca Mülkiyelilere ve Galatasaraylılara özgü olmadığını görmek.

Fitilini ateşlediğim bu hareketin siz değerli kardeşlerim / ağabeylerim / ablalarım tarafından alınıp daha ileriye götürülmesini ümit ediyorum. Lütfen bildiğiniz tüm IEL gruplarının kurucularını ve moderatörlerini bu hareketten haberdar edin.

Katılımınızla güçleneceğiz!

Sevgi ve saygılarımla,

Nurettin Selsil, IEL '85, iel_grubu_yoneticileri grubu moderatörü

~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*

Dilerim hedefimize ulaşırız.

Salı, Nisan 05, 2005

Oscar ve Pembeli Meleği


27 Mart Dünya Tiyatro Günü, Yıldız Kenter’in yönettiği ve tek başına oynadığı hayli kalabalık bir kadroya sahip “Oscar ve Pembeli Meleği” adlı oyunu izleme fırsatım oldu; iyi ki de oldu…Başka bir gün gitsem bu duygu selini bu kadar güçlü yaşayamazdım, çünkü Yıldız Kenter ve öğretmenlerine şükranlarını sunmak için gelen hepimizin tanıdığı 40’a yakın deneyimli tiyatro oyuncusu unutulması zor duygu yüklü anlar yaşadılar ve yaşattılar tüm seyircilere.

Ustaların öğretmeni 77 yaşındaki genç kız Yıldız Kenter, oyundaki iki ana karakteri ve yan karakterleri tek başına canlandırırken, pardon yaşarken, muhteşem bir performans sergiliyor. Fransız tiyatro yazarı Eric Emmanuel Schmitt tarafından yazılmış “Oscar ve Pembeli Meleği”, kan kanserinden ölmek üzere olan 10 yaşındaki Oscar ile 100 yaşına yaklaşmış gönüllü bakıcı Pembeli Melek Mummy arasında gelişen dostluğun, yaşam bilgeliğinin öyküsü. Ölüme mizahla yaklaşmak ne kadar zor olsa da, önce yazar, sonra da Yıldız Kenter bunu mükemmel bir şekilde başarmışlar.

Kısa bir süre sonra öleceğini öğrenen ve bunu kabullenen Oscar, çok sevdiği Pembeli Melek Mummy’nin önerisi üzerine bundan sonra yaşayacağı her günü 10 yıl sayarak 120 yaşına kadar yaşıyor. Tanrıya olan inancını kaybeden Oscar, yine Mummy’nin önerisiyle her gün Tanrıdan bir dilekte bulunuyor ve ona o gün yaptıklarını anlattığı, çeşitli sorular yönelttiği, sonra da yanıtlarını doğal olarak kendisi vermeye başladığı mektuplar yazıyor… Böylece kendine bir yaşam şansı veren Oscar kısacık hayatını 12’ye katlıyor. Bu arada hastanede yatan bir küçük kızla evleniyor (!), bakıcısı Mummy’i evlat ediniyor (böylece evlat sevgisini de yaşıyor), orta yaş bunalımına giriyor ve güçten düşüp yaşlanıyor; sonra da ölüyor.

Yaşam ve ölümü sürekli sorgulatan bu oyunu izlerken hem güldüm, hem de göz yaşlarımı tutamadım. Bir oyun ve bir oyuncu birbirine taban tabana zıt gibi gözüken bu iki duyguyu bu kadar iyi yaşatabilir. Nasıl ölüm ve yaşam bir madalyonun iki yüzüyse, ağlamak ve gülmek de öyleymiş demek. Herkesin alacağı bir yaşam dersi olduğunu düşündüğüm bu tiyatro şölenini görmenizi tavsiye ediyorum. Hâlâ Oscar ile birlikte büyüme şansınız var, çünkü 9 ve 16 Nisan’da sahnelenmeye devam ediyor.

Kenter Tiyatrosu’nun telefonu: 0.212 247 3634, e-posta hesabı ise kentertiyatrosu@yahoo.com

Pazartesi, Nisan 04, 2005

Ortaköy


Ortaköy her zaman vakit geçirmekten hoşlandığım bir mekan olmuştur. Tarihi dokusu, deniz kıyısında olması, insanı çeken başlıca unsurlar olsa gerek. Bir Pazar öğleden sonrası hava soğuk moğuk demeden, topladık tası tarağı ve kendimizi Ortaköy’de bulduk.

Hava soğuk da olsa, sıcak da olsa fark etmiyor. Bunaltan trafik yüzünde kulağımızı tersten gösterip, Beşiktaş’tan yukarıya çıkan Barbaros Bulvarı’nı tırmanıyoruz ve Yıldız Parkı’nın üstünden dolaşıp, Büyükdere Caddesi’nden Ortaköy’e vasıl oluyoruz. Büyükdere Caddesi, Ortaköy’de denize dik inen ve üzerinde çarşının da bulunduğu ana cadde. Sahile doğru neredeyse her taraf kokoreççilerle kaplı. Seven ve aç olan için iyi de, eğer karnınız toksa ve üstüne üstlük bir de kokoreci sevmiyorsanız yandığınızın resmidir.

Deniz kıyısındaki meydana vardığınızda sizi çay bahçeleri karşılıyor. Kapalı Çarşı esnafını andırırcasına birbirleriyle yarışarak sizi buyur ediyorlar… “Durun Canım, şöyle bir tur atalım. Hem bugün Entel Pazarı da var. Ailecek şöyle bir göz atmadan çay içmeyeceğiz.”
Çeşit çeşit yiyecek ve hediyelik eşya satan dükkanlar var. Kimi yerlerden canlı müzik sesleri de yükseliyor, ama asıl geceyi bekliyorlar. Bütün dükkanların önleri seyyar satıcılarla kaplı. Kimi kolye, yüzük satıyor; kimi eşarp, şapka, otantik giysiler; kimi de kendi yaptığı yiyecekleri. İşte Ortaköy’ün meşhur Entel Pazarı bu.

Semtin en dikkat çeken yapısı kuşkusuz Ortaköy Cami. Resmi adı Büyük Mecidiye Cami olsa da herkes onu Ortaköy Cami olarak biliyor. Boğaza doğru uzanan küçük bir burun üzerine çapraz bir şekilde oturan yapı, 1853 yılında Sultan Abdülmecit’in emriyle mimar Nigoğos Balyan’a yaptırılmış. İnanılmaz ince bir işçilikle seyredenlerin gözlerini okşuyor. Dabılyu Bush da arka planda bu caminin ve Boğaz Köprüsü’nün göründüğü bir manzarada yaptı NATO ziyareti kapsamındaki konuşmasını.

Ortaköy'ün tarihinden gelen en önemli özelliği farklı kültürlerden Türk, Rum, Ermeni ve Yahudi topluluklarının ve farklı inançların bir arada dostluk içinde yaşaması ve bu özellik günümüze kadar gelmiş. Ortodoks Kilisesi'nin İsa'nın vaftizine remiz olarak haçın suya atılması yortusu son yıllara kadar Ortaköy İskelesi'nde yapılıyordu. Ortaköy'de Yahudi cemaatine ait bilgiler de oldukça eski. Ortaköy'deki en eski sinagog olan Etz ha-Hayim Sinagogu yangın sonucu birkaç kez harap olmuş, yeniden yapılmış. Sahilde Ortaköy Cami’nin hemen yanında. 1936'da nüfusu 16.000 olan Ortaköy'de 700 Yahudi ailesi yaşıyormuş. Semtte bugün artık kullanılmayan ikinci bir sinagog da Yenimahalle Sinagogu. Yine bu semtte yerleşik Rumların ziyaret ettikleri Rum Ortodoks Kilisesi var.

Anlayacağınız Ortaköy dinlerin buluştuğu yer…Çırağan Sarayı’nın binalarının bir kısmı da Ortaköy’de, ama ne yazık ki işletmeciliği yabancıların elinde olan bu saray-otelde düzenlenen bir etkinliğe davetli değilseniz gezip görmeniz ve o havayı solumanız
pek mümkün değil.

Cuma, Nisan 01, 2005

Hoş Geldin Bahar!

Kuzey yarıkürede doğanın canlanışı ile hepimizi farklı bir heyecanın sardığı bir mevsime girdik: İLKBAHAR. İlkbahara ilkyaz ya da kısaca bahar da diyenler var. Nedense bahar denince sonbahar pek akla gelmiyor, değil mi? Her ne kadar doğanın dengesini bozmuş olsak ve bundan ötürü mevsim geçişlerini çok hızlı yaşamaya başlasak da, yine de fark edilir değişiklik­ler var çevremizde, ne güzel... Değişim zaten yaşa­mın özü…Bir de belirli aralıklarla kendini tekrar edince, insanlar eski çağlardan beri yaşamın son­suzluğunun ve ölümden sonra da devam edeceğinin bir göstergesi olarak kabul etmişler mevsimleri. İyi ki ılıman iklim kuşağında yaşıyoruz diyorum ara sıra…Eğer çölde ya da kutuplarda yaşasaydık, bu değişimleri pek fazla hissedemeyecek­tik...Şanslı bir ülkede yaşıyoruz… Baharın enerjisini içinize çekin ve bir sonraki bahara kadar aklınıza, gönlünüze ve tüm hücrelerinize yazın.

Çarşamba, Mart 30, 2005

1. Boğaz Köprüsü


Birinci Boğaz Köprüsü’nünün yapım aşamasındaki bir fotoğrafı. Birinci Boğaz Köprüsü İstanbul Boğazı üzerine ilk olarak yapılan, Ortaköy ile Beylerbeyi arasında, Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan asma köprüdür. 1970 yılında inşa edilmeye başlanan köprü, 1973 yılında tamamlanmıştır. Köprünün yapı mühendisliği bir İngiliz konsorsiyumu (Freeman Fox & Partners) tarafından gerçekleştirilmiştir. Baş tasarımcı Gilbert Roberts’dir.

Yaklaşımlar ENKA tarafından inşa edilmiştir. Köprünün alt yüklenicileri ise İngiliz Cleveland Bridge & Engineering Co. Ltd. ve Alman Hochtief firmalarıdır. Birinci Boğaz köprüsünün toplam uzunluğu 1.560 m’dir. Köprünün ayakları arasındaki mesafe 1.074 m, denizden yüksekliği 64 m, genişliği 39 m, ayakların yol seviyesinden yüksekliği ise 105 m’dir. Toplam 236 adet çelik halat tarafından taşınan ve 200 milyon dolarlık bir maliyeti olan köprünün inşaatında 35 mühendis ve 400 işçi çalışmıştır.Boğaziçi Köprüsü’nün açılışı 30 Ekim 1973’te yani, Cumhuriyetin 50. yıldönümünden bir gün sonra, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından gerçekleştirilmiş ve ilk 24 saatte üzerinden 28.126 adet araç geçmiştir. Yayalar köprünün açılışından sonraki ilk dört yıl ayaklardaki asansörlerle yukarı çıkıp, köprünün kenarlarındaki yaya yollarında yürüyebiliyorlardı. Bugün günde ortalama 180.000 araç köprüden geçmektedir. Tamamen araçlarla dolu olduğunda köprünün orta noktası 90 cm kadar aşağı sarkmaktadır.

Salı, Mart 08, 2005

Dünya Kadınlar Günü Kutlu Olsun

Değerli Hanımlar,

Dünya Kadınlar Gününüz kutlu olsun.

Tek taraftan çekilen kürekle bir sandal nasıl yol alamaz ve olduğu yerde dönüp dolaşırsa, kadınlarına saygı duymayan ve onlara erkeklerle eşit haklar (tabi sadece kağıt üzerinde değil) sağlamayan bir toplumun da ilerleyemeyeceğini düşünüyorum.

Bu vesileyle, ülkemizde hem kadınların kendi haklarına sahip çıkmalarını, hem de erkeklerin onları tamamlayan diğer yarılarının değerini bilmelerini diliyorum.

Salı, Mart 01, 2005

Türkçe'de Yanlış Kullanımlar (1)

Türkçe’de son zamanlarda çok duymaya “başladığım sözcüklerin yanlış kullanımına örnekler vermeye devam etmek istiyorum.

ATIYORUM
Son zamanlarda herkes bir şeyleri atıyor: “Atıyorum, bir şube var.”, “Atıyorum, kargoları İstanbul’dan Ankara’ya gönderiyoruz.”, “Atıyorum, kamyon arızalandı.” İçimden “Siz atıyorsunuz, ben de tutuyorum!” deyip üzülüyorum. Halbuki güzelim Türkçe’mizde “örneğin” diye bir sözcük var. “Söz gelişi” ve “söz gelimi” de aynı amaçla kullanılabilir. Hani bunlar kulağa çok modern geliyor diyorsanız, Arapça kökenli olmasına rağmen “mesela” ya da “misal” sözcüklerine bile razıyım. Bir de “örneğin mesela” diye bir söyleyiş tarzı var ki, bu da aynı anlama gelen sözcüklerin gereksiz yere yan yana kullanımı oluyor.

İLGİ VE ALAKA, ŞEREF VE ONUR, OLANAK VE İMKAN
“İlgi ve alâkanıza teşekkür ederim” dedi biri geçen gün. Alâka, ilginin Arapça’sı. “Ne alâka?”, “Kel alâka“ gibi deyimlerimiz de var Türkçe’mizde. İlginize teşekkür ederim” demek yeterliyken, alâkayı da ekleyip anlamın daha da güçlendirildiği sanısına kapılıyoruz; fakat yanılıyoruz. Benzer şekilde “olanak ve imkânlar el vermiyor…” ya da “şerefim ve onurum üzerine yemin ederim ki…” derken de aynı yanlışa düşülüyor. Söz onur kavramına gelmişken gururla onurun karıştırıldığına da tanık olduğumu söylemeliyim. “Onur”, insanın kendine karşı duyduğu saygı, şeref, öz saygı olarak tanımlanırken, “gurur”, kendini beğenme, büyüklenme, kibir demek. Bu durumda, insanın gururunun kırılması güzel bir şeyken, onurunun kırılması ise çok kötüdür.

OLAY
Çevremde uzun zamandır “olay” sözcüğünün yeni bir kullanım şekline tanık oluyorum. “Ağbi, bisiklete binmek çok güzel bir olay yaaaa!” hatta “Ağbi, bisiklet çok güzel bir olay yaaaa!” gibi sözler olağan hale geldi. “Bisiklete binmek” bir olay olamaz, hele “bisiklet” nesnesi kesinlikle olay olamaz.

Türk Dil Kurumu olayı açıklarken iki farklı fakat yakın anlam yüklüyor sözcüğe: (1) Ortaya çıkan, oluşan durum, ilgi çeken veya çekebilecek nitelikte olan her türlü iş, hadise, vak'a. Örneğin: "Günümüzün büyük şairleri, bize günümüzün olaylarının, sevinçlerimizin, acılarımızın şiirlerini söyleyemiyorlar."- N. Ataç. (2) Önemli tarihî olgu.
Şimdi bisiklete binmek ya da bisiklet bu anlamlardan hangisine giriyor sizce? Hiçbirine değil mi?

YAPMAK
Bir arkadaşım yeni bir elbise aldığımı gördüğünde “Vaaaay, şekil yapmışsın!” demişti. Hatta yeni bir ayakkabı aldığımı fark ettiğinde “Ooooo, ayakkabı yapmışsın!” dediğini DE anımsıyorum. “Evet”, diye yanıtlamıştım, “Boş vakitlerimde kunduracılıkla uğraşıyorum da…”
Yapmak sözcüğünün bu şekilde deforme edilmesine gerek var mı? “Yeni elbise almışsın galiba?”, “Yeni ayakkabı almışsın, hayırlı olsun!” demek daha anlamlı ve güzel değil mi?
Siz de çevrenizde duyduğunuz Türkçe’nin yanlış kullanımı ile ilgili örnekleri bana yazarsanız, bu köşede yayınlar, böylece dilimizi düzeltir, anlayış ve iletişim seviyemizi daha yükseğe çıkarabiliriz.

Salı, Şubat 01, 2005

Türkçe'de Yanlış Kullanımlar (2)

Bu ay öncelikle günlük dilde yanlış kullandığımız deyimlere, atasözlerine dikkat çekmek istiyorum. Bir de İngilizce’den sorgulamadan çevirerek kullandığımız ifadelere. Azıcık sorguladığımızda, “Ya, gerçekten anlamsızmış” diyebileceğimiz bu deyimleri her gün kullanıyoruz. İşte size birkaç örnek:

Su küçüğün, söz büyüğün
Ne demek “Su küçüğün, söz büyüğün”? Bu “Sen küçüksün, al şu suyu iç ve bırak ben konuşayım, çünkü ben senden büyüğüm, kıdemliyim!”, mi demek? Aslında bu atasözü değişime uğramadan önce “Sus küçüğün, söz büyüğün!” şeklindeymiş. Yani sen küçüksün susmalısın, bırak da büyükler konuşsun. Mantıklı değil mi?

Ana gibi yâr olmaz, Bağdat gibi diyâr olmaz
“Ana gibi yâr olmaz, Bağdat gibi diyâr olmaz” atasözünü de çok duymuşuzdur. Anneler çok sevilir, ama yâr ayrı şeydir ve sevgili karşılığı kullanılır. Eğer bu sözün ilk çıktığı şeklin “Ane gibi yar olmaz, Bağdat gibi diyâr olmaz.” olduğunu bilirsek, anlamına varabiliriz. Ane (kimi kaynaklarda Ânâ) Bağdat yakınlarındaki bir yarın, yani uçurumun adıdır. Zamanla Ane (Ânâ) değişerek “ana” şeklinde söylenmeye başlanmış ve yar sözcüğüne de sevgili anlamı yüklenmiştir.

Eninde sonunda
Aslında bu deyimin doğrusu önünde sonunda olmalıdır, çünkü bir şeyin başına ya da sonuna gönderme yapılmaktadır. “Bu işi önünde sonunda başaracak” derken, o kişinin o işi ya yakın zamanda, ya da bir süre sonra başaracağı anlamını yüklemiş olmuyor muyuz?

Geri iade etmek
“Aldığı malı geri iade etti” dediğimizde zorlama bir ifade olmuyor mu? “İade” zaten geri kavramını içeriyor. Bu durumda sadece “iade etmek” yeterli görünüyor.

Savunma Eski Bakanı, Kültür Eski Bakanı, v.b.
Kültür Bakanı ya da Savunma Bakanı belirtisiz isim tamlamalarıdır, Türk Lirası, kapı tokmağı, telefon kulübesi de öyle. Bunlar sıfat eklerini önlerine alırlar, çünkü tamlamalar bir kalıp olarak tek parça düşünülür ve sıfat eki yalnızca tamlayana ya da tamlanana değil her ikisine de etki yapar. Eğer sıfat ortaya gelseydi, telefon eski kulübesi denirdi, eski telefon kulübesi denmezdi. Aynı şekilde Türk Yeni Lirası denirdi, Yeni Türk Lirası diye duyurulmazdı yeni para birimimiz. Bu tür tamlamalar “Eski Savunma Bakanı”, “Eski Kültür Bakanı” ya da “Eski İstanbul Valisi” olarak kullanılmalıdır. Eğer sıfatı ille de ortaya koymak istiyorsak o zaman tamlamayı “İstanbul’un eski valisi” söyleyişinde görüleceği üzere belirtili tamlamaya çevirmeliyiz.

Size geri döneceğim
Telefonda çok kullanılan bir ifade şekli olarak sık sık karşımıza çıkıyor bu “size geri döneceğim” sözü. Bu söz İngilizce’deki “I will call back!” ifadesinin doğrudan çevirisidir. Böyle bir çeviri Türkçesine rağbet edeceğimize “Sizi tekrar arayacağım” diyebiliriz.

Direk, direkman
Direk, Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde (1) ağaçtan veya demirden yapılan uzun ve kalın destek (2) sütun (3) mecaz anlamda en önemli kimse (örneğin evimizin direği) şeklinde tanımlanıyor. Bu sözcüğün doğrusu direkt olmalıdır. Direkman diye bir sözcük ise hiç yok. Aslında direkt yerine gerçek Türkçe “doğrudan” desek, daha iyi değil mi? Hem kimse yanlış da anlamaz.

Sevgiyle kalın, Türkçe ile kalın…

Çarşamba, Ocak 19, 2005

Kayısı Ağacı




Ben bir kayısı ağacıyım
Kırşehir'in Dinekbağı'ndan.
Küçücük bir ev önünde yaşarım yapayalnız.
Yılda bir çiçek açar,
Yılda bir kayısı veririm,
Avuç içi kadar.

Yaz olur,
Bir kadın silkeler dallarımı,
Bir çocuk yerde bağırır, güler,
Bense hoşnut olurum.
Hem, zaten benim
Ne söğütler gibi nezaketim vardır,
Ne kavaklar gibi gururum.

Ben bir kayısı ağacıyım
Kırşehir'in Dinekbağı'ndan.
Dinekbağı'nda üç insan severim,
Bir çocuk,
Bir genç kadın,
Bir genç adam,
Benim kadar sessiz sedasız,
Benim kadar halim selim.

En güzel ay nisan ayı,
Toprak yumuşak yumuşak,
En güzel ay nisan ayı.

Yağmur yağdı, çiçek açtı,
Bir hoş oldu içerim,
En güzel ay nisan ayı.
Kavaklar uzakta upuzun,
Bir sağa, bir sola,
Başı döner kavakların.
Ben bir kayısı ağacı,
Başımda çiçeklerim.

Ben bir kayısı ağacı,
Üç insan severim:
Bir çocuk,
Bir genç kadın,
Bir genç adam.
Çocuğun adı Ahmet,
Kadının adı Fatma,
Adamın adı İbrahim.
Ahmet küçük ve sarı,
Fatma tombul ve beyaz,
İbrahim uzun ve narin.
Bir tek toprak odaları var üçünün,
Toprak odanın penceresi.

Ben bir kayısı ağacı,
Bazan eğilir bakarım odaya,
Yerde eski bir yatakla yorgan görürüm,
Duvarda bir eski kırık ayna,
Yerde bir eski kilim,
Bir eski hasır.

Bir kayısı ağacı,
Bazan eğilir bakar odaya,
Çiçeklerinden utanır.

Dün gece gaz yakmadılar,
Ay ışığında gördüm üçünü.
Üçünün suratı asık.
Önce durup
Zeytin ekmek, taze soğan yediler,
Sonra baktılar birbirlerinin gözüne,
Sonra esnediler.

Gökyüzü bembeyazdı.
Gökyüzü çiçeklerimin renginde.
Gökyüzünde kavaklar.

Fatma uzandı İbrahim’in yanına,
Sağa döndü.
Tombul, beyaz yüzü pencerede,
Gözleri açık durdu sabaha kadar.

Çiçeği en önce kayısı döker.
Ben bir kayısı ağacıyım, döküyorum çiçeklerimi.
Yer beyaz beyaz, başım yeşil yeşil,
Kayısılarım memede.

Haziran gelecek,
Güneş yakacaktır tepemi,
Kayısılarım balla, şekerle dolacaktır.
Ben bir kayısı ağacıyım,
Haziran gelecek,
Avuç içi kadar kayısılarım
Ahmet'in ekmeğine katık olacaktır.

Ben bir kayısı ağacıyım.
Kötü bir düşüncedir almış beni.
Geçti bağları budama zamanı, dedim,
Dedim, İbrahim gene boşta,
Kesildi, dedim,
İbrahim'in yevmiye iki lirası,
Dedim, çarşıda dört döner İbrahim,
Dedim, ekmek parası,
Zeytin parası,
Gaz parası.

Dedim, insanlar
Neden yaşatılmıyor
Ağaçlar kadar olsun?

Ben bir kayısı ağacı.
Fatma'nın, İbrahim'in, Ahmet'in
Yumurtası, şekeri, eti.
Gittikçe artmakta kederim.
Günlerden pazartesi.
Gene geldi, elinde çanta, o şişman adam.
Şişman adam bir düşman gibi beni seyreder,
Ben şişman adamı bir düşman gibi seyrederim.
Durmuş İbrahim kapıda,
Yüzü dalgın ve sinirli,
Bakıyor eli çantalı şişman adama.
Şişman adam uzattı gövdeme elini,
Pencereden korkmuş kuzular gibi baktı Ahmet,
Büktü boynunu kuzular gibi.

Ben bir kayısı ağacı,
Gövdemde sarı kâğıt.

Yol parasını verememiş İbrahim,
Verilmiş haciz kararı.
Yapmayın, dedim,
Yılda bir çiçek açarım, dedim.
Etmeyin, dedim,
Ekmeğe katık oluyor kayısılarım, dedim.

Bir öğle vakti baktım,
Kavaklar uzakta upuzun,
Bir sağa, bir sola.

Ben kışlık odun,
Altı lira...

A.Kadir Bilgin