Çarşamba, Haziran 29, 2005

Şarköy



Şarköy, Tekirdağ’ın Marmara Denizi’ne kıyısı olan ilçelerinden biridir. 80’li yılların başında babamın emekli olmasının ardından bir yazlık almamız vesilesiyle Şarköy ile tanışmış oldum. Uzun yıllar yazlarımın geçtiği bu yöreye son yıllarda pek sık gidemesem de en son geçen sene ziyaret etmiştim. Bu nedenle bilgilerim güncel sayılır.

İstanbul’un Kadıköy yakasından da, Esenler’den de seyahat acenteleri (Şarköy Seyahat ve İstanbul Turizm) ile neredeyse günün her saatinde otobüs bulmak mümkündür. Otobüs ile yolculuk 4-4.5 saat sürer. Otomobil ile gidecekseniz, izlenecek yol Tekirdağ üzerinden geçer. Tekirdağ - Malkara yolunun 48. km’sinde güneye doğru sapılarak, 38 km’lik bir yolla merkeze, sahile inilir. Tepelerin arasından sürekli dönemeçlerle ilerleyen yolda sanki hiç denizi göremeyecekmişsiniz gibi gelir. Denizi gördüğünüzde de yol boyunca gördüğünüz ağaçlar kaybolur; ilçe merkezi ağaç bakımından maalesef fakirdir.

Şarköy’de özel plajlar bulunmaması nedeniyle 60 km’ye varan uzun sahillerinin neredeyse her yerinden denize girilebilir. İki büyük mendireğinden biri balıkçı barınağı olarak kullanılmaktadır. Coğrafi konumu nedeniyle genelde rüzgârlı bir havası vardır. Beldeleri Mürefte ve Hoşköy’de hem kalınabilecek hem de günübirlik gidip gezilebilecek yerlerdir. Şarköy’de birkaç küçük kapasiteli otel ve pansiyon dışında genelde yazlıkçı yerleşim yaygındır. Bundan 20 - 25 yıl önce az sayıdaki yazlığın olduğu Şarköy, bugün yazları 160-170.000 nüfusa ulaşmaktadır. Cumartesi – Pazarları İstanbul’a yakınlığı nedeniyle daha bir kalabalıktır, yani başınızı dinlemek için gidilebilecek bir yerden olmaktan çıkmıştır. Çok para harcamadan eğlenmek ve denize girmek istiyorsanız Şarköy’ü tavsiye ederim.


Şarköy’ün neyi meşhur derseniz akla hemen şarapları gelir. Yöre halkı göçmen ağırlıklıdır ve çoğunlukla bağcılıkla uğraşır. Şarköy’de ilçe merkezi, beldeler ve köylerde Tekel Şarap Fabrikası dâhil 30’dan fazla şarap fabrikası bulunmaktadır. Bağcılığın yanında zeytincilik de gelişmiştir. Cuma günleri kurulan pazarda yörede yetişen taze meyve ve sebzeleri bulabilirsiniz.
Marmara ve Avşa Adalarına haftanın belirli günleri motor kalkar. Çevredeki yakın ilçelere ve Çanakkale’ye düzenli midibüs / minibüs seferleri vardır. Faytonlarla da şehir içinde dolaşmak ayrı bir zevktir. Son zamanlarda açılan Seracılık ve Turizm ve Otelcilik bölümlerinin bulunduğu Trakya Üniversitesi’ne bağlı Meslek Yüksek Okulu’nun da ilçeye hareket getirdiğini eklemek gerekir.

Pazartesi, Haziran 27, 2005

Farklı Bir Yalova


Bir Pazar günü Yalova’ya gidelim diye yola çıktık. Niyetimiz bir taşla birkaç kuş vurup, görmeyi arzu ettiğimiz birkaç yere uğramaktı. Bunların arasında Karaca Arboretum, Termal’deki Atatürk Köşkü ve Atatürk’ün Yürüyen Evi (Köşkü) vardı. Atatürk “Yalova benim kentim” demiş; doğru da söylemiş. Şehirde pek çok yerde Atatürk’ün izi var.

Ulaşım

Kartal’dan deniz otobüsü ile 40 dakikada Yalova’ya varıyorsunuz. İstanbul’dan arabayla giderseniz Eskihisar’dan arabalı vapura binip, ya da Yenikapı’dan veya Pendik’ten feribotla Yalova’ya varabilirsiniz. Eğer deniz otobüsü ile geldiyseniz ve aceleniz yoksa iskelenin karşısındaki çay bahçesinde bir bardak çay içip önce bir yorgunluk atmanızı tavsiye ederim; biz öyle yaptık.

Karaca Arboretum

Çaydan sonra bir Termal minibüslerine atlayıp Karaca Arboretum’un yolunu tuttuk. Bu arada Arboretum sadece Pazar günleri saat 13:00 – 18:00 arası halka açık. Arboretum canlı ağaç müzesi ya da ağaç parkı olarak da tanımlanıyor. Eğitim ve bilimsel amaçlı ağaç ve çalı tipi bitkilerin yetiştirildiği yer anlamına geliyor.

Türkiye’de erozyonla mücadele ateşini yakan TEMA Vakfı’nın kurucusu ve başkanı Hayrettin Karaca’nın 1980 yılında 13,5 hektar alan üzerine kurmuş olduğu Karaca Arboretum’da 7,000 değişik odunsu bitki (ağaç) türü ve 2,000 çeşit soğanlı, otsu bitki bulunmakta. Yanınıza mutlaka bir rehber verilerek yapacağınız gezi 13,5 hektarlık alanın 3,5 hektarını kapsıyor ve 45 dakika – 1 saat kadar sürüyor. Gezerken çimlere basıyor fakat toprağa basmıyorsunuz; böylece tohumlara zarar vermeniz engelleniyor. Ayrıca gezi sırasında sigara içmek de yasak. Arboretuma giriş ücretleri tam 3, öğrenci 1,5 YTL.

Arboretum ilk kurulduğunda kozalaklı, özellikle de bodur kozalaklı bitkilere ağırlık verilmiş, daha sonra meyve ağaçları, endemik (sadece Türkiye’de yetişen) otsu bitkiler, dünyanın en geniş meşe türleri koleksiyonu ile yalnızca Türkiye bitki varlığına (flora) özgü değil, dünyanın her yerinden değişik bitkilerle zenginleştirilmiş.

Girişte dünyanın en uzun ağacı sequoiadendron giganteum ve dünyanın en geniş gövde çapı yapan (12 m) ağacı mamut ağacı sizi karşılıyor. İslamiyet öncesi Türklerin totem ağacı olarak taptığı huş ağacını da burada görebilirsiniz. Çin’de - 20 derece sıcaklıktaki iklimlerde bile yaşayabilen tüylü palmiye, pembe renkli bulut gibi çiçekleri olan bulut ağacı, 15 yılda bir çiçek açan ve açınca ölen sabır ağacı, Kanada bayrağı üzerinde simgesini gördüğümüz şeker akçaağaç ilginizi kesin çekecek ağaçlardan sadece birkaçı. Şeker akçaağaçtan elde edilen sıvı Kanada’da tatlı yapımında da kullanılıyormuş. Arboretum’da yaşayan fosil ağaçlar da mevcut. Bunlardan biri, iğneyapraklı olmasına rağmen kışın yapraklarını döken bir tür. Fosil ağaç denmesinin nedeni ise 1940’lı yıllarda daha varlığı bilinmezken fosillerinin bulunmuş olması. Daha sonra rastlanan bir örneğinden çoğaltılarak dünyaya yayılmış. Yaşayan hiçbir akrabası olmayan bir başka fosil ağaç da ginko biloba. Milyonlarca yıldır yaşayan bu ağacın meyveleri Çin tıbbında önemli bir yer tutmuş. Minyatür ağaç yetiştirme tekniği olan bonzai esaslarına göre bir kaya üzerinde kısıtlı besin ve su ile büyütülen ve sürekli budanan minyatür ağaç görülmeye değer. Bir göknar türü olan ve dünya üzerinde yalnızca 18 adet kalan “Nebro” da tükenmekte olan bitkilerden.
Arboretum’un karşı tarafında Karaca Fidanlığı bulunuyor. Arabayla gelmişseniz ve bir bahçeniz varsa, çok çeşitli ağaca ait fidanı burada bulabilir ve satın alabilirsiniz. Buradan elde edilen gelir arboretuma aktarılıyor.

Termal, Atatürk Köşkü


Yalova’ya gelip de Termal’e uğramadan gidilmez. Termal tesisleri Yalova’ya 12 km uzaklıkta, Karaca Arboretum’dan sonra 8–9 km’lik mesafede. Termal banyolarıyla ünlü bir ilçe. Burada Turban’a ait büyük bir tesis var. Tesis bünyesinde saunalar, banyolar, termal açık havuzlar, oteller, lokantalar, gezi parkurları, içmeler ve Atatürk’ün müze köşkü var.
Atatürk’ün Köşkü, Atatürk’te çıkan siroz hastalığına iyi geleceği söylenmesi üzerine Prof. Mimar Hakkı Eldem tarafından tasarlanmış ve 1929 yılında 38 günde inşa edilmiş. İçindeki eşyaların bir kısmı İstanbul’daki çeşitli saraylardan getirilmiş. 4 kabul salonu ve 11 odası bulunan köşkün her yanında çok az eşya ile sağlanmış sadelik esas. İkinci katta Atatürk’ün kahvaltı etmek için kullandığı bambu takım, yatağı, banyosu, Afet İnan’ın ve manevi kızlarının kaldığı odalar var. Özellikle üst kattaki odaları gezerken Atatürk’ün manevi varlığını hissetmemek imkânsız. Bina Cumhuriyetin ilk yıllarında hükümetin yaz dönemi çalışmalarını yaptığı yer halini almış, Ulu önderin vefat ettiği Dolmabahçe Sarayı’na gidişinden önce en son burada kaldığını da söylemeliyim.

Atatürk’ün Yürüyen Evi (Köşkü)

Atatürk’ün yürüyen köşküne iki şekilde ulaşmak mümkün. Ya sahilden Barış Manço Açık Hava Tiyatrosu’nun yanından hızlı feribot iskelesini de geçerek sahil yolunu izleyeceksiniz ki bu şekilde gitmek için yürümeyi sevmeniz gerekiyor, zira yürüyüş ortalama bir hızla 1 saate yakın sürüyor, ya da Yalova Hastanesi’nin yanından girip arabanızı Adalet Sarayı’nın yakınlarından bir yere park edip, sahile ineceksiniz.

Köşk ve çınar ağacının hikâyesi şöyle:

Yalova’da o devirde bulunan Millet Çiftliği içinde 1929 yılında Atatürk’ün ikameti için mütevazı bir köşk yapılmış. Atatürk Yalova’ya 1936 yılındaki gelişinde Millet Çiftliği’ndeki köşkün pencerelerini zarar vereceği için yanındaki çınarın dalını kesileceğini öğrenmiş. Ağacın bir dalının bile kesilmesini istemeyen Atatürk köşkün ağaçtan uzaklaştırılmasını istemiş. Binanın temelleri açılıp ve temellerin altına zor ve çok yavaş ta olsa raylar döşenmiş. Bina rayların üzerinde doğuya doğru 4 m kaydırılmış. 11 Ağustos 1936 günü yapılan bu işlemi yanında bulunan kız kardeşi Makbule Hanım, Affet İnan, Yunus Nadi, Muhafız ve yakın arkadaşları izlemiş. Atatürk 11 Haziran 1937’de şahsına ait bütün taşınamaz mallar gibi bu köşkü de Türk Milletine bağışlamış. Diğer tüm köşkler gibi Yürüyen Köşk de halen müze olarak korunuyor. Atatürk’ün bir dalının bile kesilmesini istemediği Ulu Çınar ve yanındaki köşk, ağaç sevgisi ve çevre bilincinin de bir anıtı olarak ziyaretçilerini bekliyor. Yürüyen Köşk ‘Atatürk bahçe Kültürleri Merkez Araştırma Enstitüsü’ arazisi içinde bulunuyor.

ÖNEMLİ TELEFONLAR

Karaca Arboretum: (226) 833 77 67
Termal Tesisleri: (226) 675 74 00

Pazartesi, Haziran 20, 2005

Berlin - Bağdat Demiryolu


Berlin - Bağdat Demiryolu: II. Abdülhamit dönemi ve sonrasında Musul bölgesi, zengin ekonomik kaynakları ile hem Alman ve hem de İngilizlerin ilgisini çekmiştir. Bu ülkeler, bölgedeki ticari faaliyetleri yanında petrol arama ve işletme hakkı elde etmeyi de istemişlerdir. 1871’li yıllarda Mezopotamya’da araştırma yapan bir Alman heyeti, bölgede zengin petrol yatakları bulunduğunu Osmanlı Devleti’ne bildirmiş ve 1873 yılına kadar Haydarpaşa – İzmit hattı tamamlanmıştır. Bu durum üzerine II. Abdülhamit, bölgede yapılacak petrol aramalarını hızlandıracak 1888 ve 1898’de yayınladığı iki özel fermanla, Musul ve Bağdat vilayetlerindeki petrol alanlarını Hazine-i Hassa’ya (kendi özel mülkü) bağladığını açıklamıştır. Ancak büyük güçler buradaki petrol varlığına kayıtsız kalmamış ve buraya sahip olma yolları aramışlardır. Berlin - Bağdat demiryolu yapımını üstlenen Alman ağırlıklı “Anadolu Demiryolu Şirketi”, 1888’de hattın geçtiği arazide bulunabilecek hammaddeleri çıkartma ve işletme yetkisini Osmanlı Devletinden almıştır.

Demiryolu inşaatının özendirilmesi için de Sultan’ın teknik danışmanı Alman demiryolları mühendis Wilhelm Von Pressel görevlendirilmiştir. Von Pressel Basra Körfezine kadar uzanacak Mersin, İskenderun, Basra limanlarını hinterlandlarına bağlayarak Almanya’yı el değmemiş maden kaynaklarına ve tarım ürünlerine ulaştıracaktı. Ne var ki; demiryolları inşaatı Kürt ve Arap ayaklanmaları karşısında bölgelere kısa sürede jandarma ve asker gönderilmesini sağlayarak Sultan’ın otoritesinin kurulmasına yardımcı olacağı şeklinde takdim edilecekti. Almanlar ile anlaşma 1888 Ekim’inde imzalanmıştır. Bu demiryolu için km başına 15,000 frank kar garantisi verilmiş ve bu paraların Düyun-u Umumiye’nin (Borçlar İdaresi) toplayacağı vergilerden ödenmesi kararlaştırılmıştır.

Ayrıca demiryolunun geçeceği, devlete ait olan toprakların mülkiyeti imtiyaz sahiplerine bedelsiz devredilecek, bina yapılacak, topraklara kira ödenmeyecek, kum, çakıl ve taş ocakları bedelsiz kullanılacak, demiryolu yapımı için gerekli keresteler devlet ormanlarından kesilecek, demiryolunun her bir yanındaki yirmi kilometre genişliği olan şeritlerdeki madenler işletilebilecek, arkeolojik eserleri aramak, kazılar yapmak serbest olacaktı. B.B.B (Berlin, Bağdat, Basra) hattı olarak da bilinen bu demiryolu; Haydarpaşa’dan başlayıp İzmit, Eskişehir, Konya’dan geçip Basra’ya kadar inşa edilecektir. 1888 – 1895 yılları arasında İzmit - Konya arasındaki hat tamamlanır. Almanların hattı Nusaybin’e kadar uzatmaları ise 1918 yılını bulur.
B.B.B hattının yan kollarıyla beraber uzunluğu 3773 km.dir. Bu demiryolu için Osmanlı 1991 yılına kadar Almanlar’a 4.080.000 altın kâr garantisi olarak ödemiştir.

Gerçekten Anadolu’nun ve Osmanlı İmparatorluğunun çağına ayak uydurabilmesi için zamanın en iyi ulaşım aracı olan demiryolu yapımına başlaması önemlidir. Ancak vahim olan demiryolu ağının imparatorluğun gereksinimlerine göre değil de, yayılmacı ülkelerin isteklerine boyun eğerek bedelini çok fazlasıyla ödemesidir.

Kurtuluş savaşı sonrasıyla II.Dünya Savaşı sonuna kadar geçen sürede ulaşım politikası yine demiryollarına ağırlık vererek yürütülmüş ve ülkenin dışla bütünleşmesini sağlamaktan çok iç pazar bütünlüğünün sağlanması ilkesi benimsenmiştir.

Yabancı şirketlerin imtiyazında bulunan 4060 km. demiryolu devletleştirilirken 1924-1945 yılları arasında 3383 km yeni demiryolu yapılmıştır.

Kaynaklar: http://www.google.com.tr/url?sa=U&start=10&q=http://kerkukfeneri2.sitemynet.com/tr/tarihcog/bin/lozansonrasi.htm&e=9707, http://www.trafikguvenligi.org.tr/, http://www.gallipoli1915.org/, http://www.radikal.com.tr/

Pazar, Haziran 19, 2005

İki Aydınlanma Fıkrası

AYDINLANMAK KOLAY DEĞİL

Adamın biri Ant dağlarında ünlü bir aydınlanma grubu duymuş. Aralarına katılmaya karar vermiş ve bin bir zahmetle gruba ulaşmış. “Beni de aranıza alın”, demiş.

Grubun başı “Öyle hemen kolay değil aramıza katılmak. Önce bir sınavdan geçmen gerekiyor.” demiş. “Nedir sınav?” diye sormuş adam. Rahip: "Bir on sene yemek yiyecek, uyuyacak ve sadece düşüneceksin, ama hiç kimseyle konuşmayacaksın. Tek kelime bile etmeyeceksin. On sene sonra fikir olarak ne ürettiysen bize üç kelimede ifade edeceksin."

Peki demiş adam. On sene yemiş, uyumuş, düşünmüş. On sene bitmiş; herkes merakla toplanmış bakalım adam ne diyecek diye. Adam "Yemekleriniz çok kötü" demiş üç kelimeyle. Bütün rahipler şaşırmış. Başrahip, “İyi güzel de, aradığımız cevap bu değildi. Yemekleri düzeltiriz, ama seni bu şartlarla aramıza alamayız. Eğer gerçekten istiyorsan bir on sene daha beklemeliyiz.", demiş.

Yine peki demiş adam. Yine on sene geçmiş. Rahipler toplanmışlar bir şey bulmuştur diye. Adam bu sefer "Yatak çok berbat" demiş. Rahipler birbirlerine bakmış. Başrahip, "Onu da düzeltiriz, ama hâlâ aradığımız cevap bu değil. Gerçekten aramıza katılmak istiyorsan yine bir on sene beklemeliyiz" demiş.

Yine olur demiş adam. Yine geçmiş bir on sene. Bütün rahipler, artik bu sefer bir şey bulmuştur diye merakla adama bakarken adam "Ben artik gidiyorum" demiş yine üç kelimeyle.

Başrahip artık dayanamamış, sinirlenmiş ve şöyle demiş "Bildiğin yere git ulan, 30 senedir şikâyetten başka bir şey yapmadın zaten"

BU DA BUDDHA

Ve Buddha onlara dedi:

- Size benim kim olduğum sorulduğunda, ne cevap vereceksiniz?

Onlar dediler:

- Sen bizim var oluşumuzun temelindeki eskatalojik manifestasyon ve açıklanan öz benliğimiz bağlamının ontolojik temelisin.

Ve Buddha cevap verdi:

-Haa!?

Perşembe, Haziran 16, 2005

İstanbul'un Sokakları...


Tarih Vakfı'nın web sitesinde yayımlanan İstanbul'un Sokakları adlı makaleyi görünce sevindim. Ben de bir zamanlar İstanbul A'dan Z'ye Rehber Atlas'ı alıp tüm sokak isimlerini gözden geçirmiştim. Aynı işi yapan başkaları da olduğunu bilmek ne güzel. "Demek ki bu konuyu merak eden tek ben değilmişim", dedim.

O zaman ilginç bulduğum sokak adlarına örnek vermek gerekirse, Basamaklı Merdiven Sokak (basamaksız merdiven nasıl oluyorsa?), Tom Tom Kaptan Sokak ve Sormagir Sokak aklıma ilk gelenler... Bir de lise arkadaşlarım Mert Demir ve Emre Omacan'ın üniversite yıllarında Can Tezcan ile birlikte Beşiktaş'ta kurmuş oldukları şirketin adresinin "Maşuklar Yokuşu, Loşbahçe Sokak" olduğunu anımsıyorum. Merdivenli sokak deyince; Osmanlı zamanında yaşamış ve Kırım Harbini finanse etmiş meşhur Yahudi banker Avram Kamando'nun yaptırmış olduğu Galata'daki Bankalar Caddesi ve Banker Sokağı birbirine bağlayan sarmal merdivenleri de unutmamak gerek... (bkz. yukarıdaki resim)

Pazartesi, Haziran 06, 2005

Fiyat ve Değer Arasındaki Fark

Bir gün Avrupa'nın ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen çocuğun biri bir vitrinde çok hoş bir tablo görür. Tablonun bedeli oldukça pahalıdır. Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin doğum gününe almayı ister ve bir iş bulup kıt kanaat geçinerek biriktirdiği tüm para ile mağazaya gider.

Şanslıdır, tablo hala satılmamıştır. İçeri girer, tabloyu bir süre yakından izledikten sonra resmi yapan sanatçıyı bulur ve "Ağabeyimin doğum günü için bu resmi satın almak istiyorum, tüm param da bu kadar" der.

Ressam bir süre düşündükten sonra resmi paketler ve çocuğa satar. Çocuk paketini alır ve teşekkür ederek çıkar. Mağazada adamın arkadaşları da vardır ve şaşkın şaşkın sorarlar: "Sen ne yaptın, o resmin değeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir rakama sattın?" Adam cevap verir: “Evet, ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü insan bulabilirdim, ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim?"

Günün Sözü:
Günümüzde insanlar her şeyin fiyatını biliyor, fakat hiçbir şeyin değerini bilmiyorlar.
Oscar WILDE

Sevgili Dostum Mert Önder'e bu güzel hikayeyi gönderidiği için teşekkür ediyorum...

Perşembe, Haziran 02, 2005

Tepkisizlik

Çağımızda tepkisizlik insanlığın en büyük dertlerinden biri. Çevremizde hoşumuza giden veya gitmeyen bir çok şey oluyor ve biz bunlar karşısında çoğunlukla olumlu veya olumsuz herhangi bir bildirimde bulunmuyoruz.

Neden?
  • Fikrimizin değerinin olmadığını mı düşünüyoruz?
  • Yoksa “ne değiştirebiliriz ki?” mi diyoruz?
  • “Beğendiğimi söylesem ne olacak ki?” diye mi yazmıyoruz iki satır yazıyı?

Sizce insanı tepkisiz kılan nedir?

Gücümüzün farkında değiliz. Bir olay karşısında olumlu veya olumsuz tepkimizi ortaya koymamız belki de çok şeyi değiştirebilecekken, köşemizde izleyici olmayı seçiyoruz.
Peki, olumlu ya da olumsuz düşüncelerimizi birbirimizle nezaketle paylaşmak daha güzel değil mi? Bir şeyi daha iyiye yöneltmek için o şey hakkındaki neleri niçin beğendiğimizi ya da beğenmediğimizi söylemek, yazmak aslında o kadar önemli ve değerli ki…
Ünlü virtüöz piyanonun başına oturmuş ve salonu hınca hınç dolduran seyircilerin önünde, konserine başlamıştı. ancak tuşlara basıp çalıyor görünmesine rağmen, telleri inceden sıkılmış olan piyanodan hiçbir ses çıkmıyordu!

Dinleyiciler, birbirine göz ucuyla bakarak ne yapmaları gerektiğini araştırıyorlar, fakat nedense tepki gösteremiyorlardı. İki saat suren sessiz konserden sonra ünlü virtüöz oturduğu yerden kalkarak büyük bir ciddiyetle onları selamladı.

Salon sürekli alkış sesleriyle çınlıyordu. İngiltere'de yaşanan bu olaydan sonra piyanist, kendisiyle röportaj yapan televizyon spikerine: -"insanlardaki tepkisizliğin nereye kadar varacağını öğrenmek istedim" .... diyordu... "Meğer sınırı yokmuş..