Salı, Kasım 07, 2023

MADDENİN 5. HALİ: ENFORMASYON



Sizlere bir haberim var. Aslında bu geçen yılın haberi ama ya ben yeni gördüm ya da tekrar popüler olup önüme yeni düştü ve iyi ki de düştü. Gözünüzden kaçmış olabilir diye özünü paylaşmak istiyorum zira çok enteresan ve önemli.

Portsmouth Üniversitesi Fizik Bölümü öğretim üyesi Dr. Melvin Vopson’un bir çalışması bu. Dr. Vopson, enformasyonun bir kütlesi olduğunu ve her temel parçacığın kendisi hakkında enformasyon depoladığını düşünüyor. Enformasyonu sanki parçacığın DNA’sı gibi düşünebileceğimizi ifade ediyor. Bahsedilen enformasyon fiziksel olarak her bir parçacığın ayırt edilebilir serbestlik derecelerini veya saf kuantum durumlarını temsil ediyor. Bildiğiniz gibi maddenin artık dört hali var (eskiden okullarda bize üç hali var diye öğretilirdi, ortaokul kitaplarında bile artık dört olarak geçiyor): katı, sıvı, gaz ve plazma. İşte Dr. Vopson, enformasyonun maddenin beşinci hali olduğunu savlıyor ve makalesinde bunu kanıtlamak için bir deney öneriyor.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

Pazartesi, Ekim 30, 2023

VERİYE DAYANMADAN KARAR VERME!


Veriye Dayalı Karar Vermenin (Data-Driven Decision Making [DDDM]) tarihçesi muhtemelen bilgisayarların iş yaşamına girmesiyle başladı. Önce Lotus 1-2-3 ve sonra ondan daha popüler olan MS Excel ile “Şu geçen yıllardaki satış rakamlarını bir inceleyelim de önümüzü görelim” diyen yöneticiler ve iş adamları geçmiş verileri incelediler ve birtakım istatistiki fonksiyonları kullanarak aralarında bağlantılar kurmaya, böylece gelecekte olacakları kestirmeye çalıştılar.

Ne mutlu ki artık elimizde devasa boyuttaki verileri inceleyebilecek ve gözümüzle göremeyeceğimiz ilişkileri ortaya çıkarabilecek araçlar var. Veri analitiği, yapay zekâ ve bulut hizmetleri bize bu imkânı sağlıyor.

Peki, Veriye Dayalı Karar Vermenin aşamaları neler?

Pek çok kaynakta üç aşağı beş yukarı şu sıralamaya yakın bir liste görebilirsiniz.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

Çarşamba, Haziran 21, 2023

Veri Entegrasyonunun Gücü: İçgörüleri Ortaya Çıkarma ve Verimliliği En Üst Düzeye Yükseltme


Firmalar günümüzün yüksek tempolu ve veri odaklı iş dünyasında rekabet avantajı elde etmek için bilginin gücünden yararlanmanın yollarını arıyor. Veri bolluğu büyük bir fırsat yaratırken aynı zamanda zorluklar da içeriyor. Çeşitli kaynaklardan toplanan büyük hacimli verileri etkin bir şekilde nasıl yönetebilir ve kullanabilirsiniz?

Veri entegrasyonu, genel veri yönetimi sürecinin temel unsurlarından biridir. Hem operasyonel hem de analitik kullanımlar için tümleşik bilgi kümeleri oluşturmak üzere, çeşitli kaynaklarda farklı formatlarda gelen verileri tutarlı bir şekilde birleştirme sürecidir. Veritabanlarından, uygulamalardan, dosyalardan, sosyal medya platformlarından veya IoT cihazları gibi dış kaynaklardan gelen yapılandırılmış ve yapılandırılmamış verileri bir araya getirmeyi içerir.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

Salı, Nisan 18, 2023

Verinin Felsefesi Olur Mu?

Bilimin dayanakları temelde deney ve gözlemlerden edinilen verilerdir. Felsefenin dayanakları ise kavramsal ve mantıksal açıklamalardır ve bunlar bu disipline veri teşkil eder. Yani felsefenin verileri vardır. Peki verinin felsefesi olur mu? Büyük veri (big data) hayatımıza girdiğinden beri bu soru daha çok sorulmaya başlandı.

BÜYÜK VERİ NEDİR?

Öncelikle büyük veri ne demek, ona biraz bakalım. Şakayla karışık, bir Excel sayfasına sığamayacak kadar büyük olan veriye “Büyük Veri” diyebiliriz. Bugün bir Excel sayfasında 17 milyarı aşkın hücre olduğunu göz ardı etmeyelim yine de…

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

Salı, Mart 14, 2023

VERİ YENİ PETROL MÜ?

Her ne kadar 18. yüzyıla kadar ekonomiyi ve dünya siyasetini yönlendiren altın olmuşsa da gücünü yitirip tahtını petrole devrettiğinden kuşkumuz yok. O da belki 21. yüzyılda hükümranlığının sonlarını yaşıyordur; kim bilir?

Bir süredir verinin yeni petrol olduğuna dair bir söylem dolaşıp duruyor. Bunu 2006 yılında ilk dile getiren matematikçi, veri bilimci ve girişimci Clive Humby olmuş. Michael Palmer daha sonra bu söylemi bir blog yazısında “Veri değerlidir ama aynı petrol gibi rafine edilmeden kullanılamaz” diyerek genişletmiş ve eklemiş:

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

Pazar, Temmuz 29, 2018

İEL Spor Şöleni - Sportfest 2019 Desteklerinizi Bekliyor...


İstanbul Erkek Lisesi çatısı altında kurulan Türkiye’nin ilk uluslarası ve  en büyük liselerarası spor şöleni olan Sportfest, 2000 yılından bu yana İstanbul’un en köklü okullarının mücadelelerine ev sahipliği yapan turnuvalarıyla ve giderek genişleyen hitap gücüyle her yıl daha fazla katılımcıyı ağırlıyor. Hikayesini dört günlük bir şölenin sınırlarının ötesine taşıyarak sene boyunca ağırladığı sporcularla öğrencileri buluşturuyor. On sekiz yıllık tecrübesiyle genç sporseverleri büyük başarılara imza atmış gerek yerli gerek yabancı sporcularla buluşturan Sportfest, şölen sırasında ağırladığı çeşitli atölyelerle spor bilincini yaymak ve spor yelpazesinin aralığını açmak üzere yeni spor dallarını öğrencilere tanıtıyor.

Kuruluşundan bu yana emeli sporun birleştirici gücünün yardımı ile daha fazla insanın kalbine dokunmak olan Sportfest ailesi, 2017 yılında Doğudan Batıya Sportfest projesi ile başlattığı sosyal sorumluluk projelerine bir yenisini daha ekliyor.   Senenin içine yayılmış olan proje, ülkemizin dört bir yanından komite üyelerimiz tarafından seçilmiş 10 şehrin ziyaretini hedefliyor. Sosyal ve maddi olanaksızlıkların akademik ve sportif anlamda genç yüreklerin önünde engel olmasını reddederek, Sportfest üstüne düşeni bu projeyle hayata geçiriyor.

Bu yolda sizinle yürümek istiyoruz. Destek olabileceğiniz konuları ayrıntılı konuşmak isteriz. Dosyamızı incelemek isterseniz linkten ulaşabilirsiniz.

https://drive.google.com/open?id=1ggfUZYwUJNDdxAwUEec7Eekcw6wQpDhp

Saygılarımla,

SPORTFEST '19 Komitesi adına
Ece Samer
ecesamer@gmail.com

Pazar, Temmuz 01, 2018

Boğaziçili Bir Kardeşimiz Master Bursu İçin Desteğinizi Bekliyor

Boğaziçili Bir Kardeşimiz Master Bursu İçin Desteğinizi Bekliyor

Eminenur Çınar kardeşimizin mesajını aşağıda aynen paylaşıyorum.
Destek olmak isteyenler eminenurrcinar@gmail.com adresinden ya da Linkedin Profilinden kendisine ulaşabilirler.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Nurettin Bey merhaba,

Ben Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi ana dal, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden de yandal öğrencisi olarak bu ay mezun oldum. 

Ana dal ortalamam 3.77 yandal ortalamam ise 3.8. Eylül ayında başlamak üzere 
LSE (London School of Economics and Political Science)'ta Development Management master programına kabul aldım. 12 ay süren bir program ve LSE'de en çok talep görmesine rağmen oran olarak bu talebe göre en az öğrenci alan bölümlerinden biri. Bunun yanında University College London, Erasmus University Rotterdam, University of Amsterdam, Utrecht University ve Tilburg University'den de kabuller aldım. Kalkınmayı seçmemin temel amaçlarından biri Dünya'daki açlık, eşitsizlik (hem ekonomik hem sosyal), yetersiz eğitim ve sağlık hizmetleri, iyi planlanamamış ekonomilerle oluşan işsizlik gibi problemlere, global krizlere bir çözüm sağlayabilmek için çalışmak. Dünya'nın herhangi bir yerinde bir insanın bir sorununu çözmek, birilerine daha iyi hayat standartları sağlayabilmek, bazı acıları gidermek, çocuklara kendi potansiyellerini gösterme şansı tanıyan fırsat eşitliği sağlayabilmek temel motivasyon kaynaklarım. Bu sorunları çözmek için uğraşma şansı bulduğumda hem ülkemize hem Dünya'ya fayda sağlayıp bir sosyal etki yaratabileceğimi düşünüyorum. 

Masterım için burs aradığım bir dönemdeyim. Okulun 20.904 pound bir ücreti var, aylık yaşam masrafımın da yaklaşık 1200-1300 pound olması bekleniyor. Ailemin bu masrafı karşılayabilecek bir ekonomik durumu maalesef bulunmuyor. Bu noktada kendim de ömrüm boyunca mücadelesini vermek istediğim fırsat eşitsizliğiyle karşı karşıyayım. Birkaç eğitim destekçisi mezunumuz sayesinde şu an yaklaşık 14.000 pound gibi bir kısmını tamamlayabildim. Ama maalesef oraya gidebilmem için henüz yeterli değil. Burs arama sürecimde okulumuzun Boğaziçi Üniversitesi Mezun Ofisi aracılığıyla tanıştığım mentorum olan mezunumuz Oya Ertay bursumun organizasyonunu üstlendi, kendisi de benim için referans vermeye ya da burs sağlamak isteyen destekçilerle görüşmeye hazır. Burs veren mezunlarımız arasında Türkiye'nin en büyük şirketlerinin yöneticileri de bulunuyor, aynı zamanda İktisadi İdari Bilimler Dekanımız Ayşegül Toker de bana referans olmaya hazır. En azından okul ücretinin henüz eksik kalan kısmı olan 7000 poundu mümkün olduğunca kısa zamanda tamamlamam gerekiyor. LSE’nin en başarılı programlarından biri olmasının yanında hayallerime ulaşmam için çok fazla akademik ve sosyal fırsat sağlayacak bir program. Bu ihtiyacımın karşılanması için yapabileceğiniz her türlü yardıma minnettar kalırım.

Beni daha iyi tanımanız için ekte CV'imi gönderiyorum. 

Şimdiden çok teşekkür ediyorum.

Saygılarımla... 
-- 
Eminenur Çınar

Pazartesi, Kasım 20, 2017

İEL Model United Nations Kulübü Duyurusu





Değerli Sarı Siyahlı Mezunlarımız,

İELMUN Kulübü 3 farklı kıta ve 10 farklı ülkeden 300'ü aşkın liseli ve üniversiteli genç beyni, uluslararası platforma yansımış sorunları özgür bir düşünce ortamında karşılıklı saygı ve hoşgörü çerçevesinde efektif ve kalıcı yollarla çözümlendirmeye, dünya siyasetinde söz hakkı tanıyarak öngörülen geleceği değiştirmeye davet ediyoruz.

Devlet başkanlarından basın mensuplarına kadar BM'ye bağlı tüm kolların katılımcı öğrenciler tarafındam simule edildiği IELMUN, genç nesillere model konferans aracılığıyla tecrübe kazandırarak dünyanın belirsiz geleceğini genç meşalelerle aydınlatmayı amaçlıyor.
IELMUN Kulübü 1993 yılından bu yana yurt içi ve yurt dışında çeşitli MUN konferanslarına katılım sağlıyor ve 2012 yılından beri ise İELMUN konferansını düzenliyor. İELMUN bugüne kadar Türkiye'deki 3 akademik dille (Türkçe, İngilizce, Almanca) düzenlenen ilk ve tek konferans olmasının yanı sıra ülkemizde Almanca dilinin akademik resmi dil olarak kabul edildiği ilk MUN organizasyonudur.

Geçtiğimiz yıllarda katılımcılarının bir çoğunun İstanbul dışı ve yurt dışından gelmiş olmasıyla IELMUN ülkemizde ve yurt dışında okulumuzu en yüksek düzeyde tanıtan organizasyonlardan biridir.

Konferansımız, küresel politika,ekonomi gibi alanlarda bilgi sahibi olan, akademik resmi dillerden en az birinde kendini kanıtlamış, entelektüel lise ve üniversite öğrencilerine hitap etmektedir. Konferans bitiminde komitelerde çözüm odaklı alınan kararlar, sonrasında çözüm önergeleri haline getirilir.

İELMUN yalnızca lise düzeyindeki öğrencilere yönelik değildir, aksine üniversite öğrencileri de bu platformda gerek delege olarak gerekse akademik kadro bünyesinde barındırmaktadır.
IELMUN2018 Konferansına destekte bulunan her birey ya da kuruma, desteğinin büyüklüğüyle doğru orantılı bir şekilde konferans katılımcıları huzurunda teşekkür sertifikaları ve plaketleri sunulacaktır. Sponsorların broşürleri ve logoları katılımcıların inceleyebilecekleri dosyalarda bulunacaktır. İstanbul Erkek Lisesi Model Birleşmiş Milletler Konferansı okulumuzun adını daha iyi yerlere taşıyacak nitelikte olmakta ve sarı siyah camianın desteğini ummaktadır. Yardımlarınızın bizi çok mutlu edeceğini belirterek şimdiden teşekkür ederiz. 

Etkinliklerimiz:
Delege Balosu
Açılış ve Kapanış Seremonisi

Sosyal Medya Hesaplarımız:
ielmun.org
instagram.com/ielmun
facebook.com/IELModelUnitedNations

Salı, Haziran 20, 2017

Alışkanlıklarımızdan neden vazgeçmeliyiz?



Amerikalı ünlü yazar Mark Twain İstanbul´u ziyaretinde meşhur Türk hamamını da görmek istemiş. Tellak yazarı göbek taşına yatırmış ve keseyi sürmeye başlamış. Hiç kese görmemiş deriden parmak büyüklüğünde kirlerin çıktığını gören Mark Twain tellağa dönmüş ve "Arkadaş! Eğer beni bu şekilde yok etmeyi düşünüyorsan, bu çok uzun zaman alacak." demiş.
Yıllar önce bir dostum "Alışkanlıklarınızı ortadan kaldırırsanız geriye ne kalır?" diye sormuştu. İşte ilk o zaman "Yoksa sadece alışkanlıklarımızdan mı ibaretiz?" diye düşünmüştüm. Eğer alışkanlıklarımdan kurtulursam "benden" geriye ne kalacaktı? Alışkanlıkların hepsi kötü müydü, yoksa iyi alışkanlıklar da var mıydı? Alışkanlıklarımdan nasıl kurtulacaktım? Bir şey ne zaman ve nasıl alışkanlık haline geliyordu? Yeni alışkanlıklar edinmekten kendimi nasıl koruyacaktım?
Bunlar, üzerine kafa yorulması gereken konulardı. Aklımdaki bu sorularla zaman içinde edindiğim ve geliştirdiğim bilgileri bir araya getirmek için kolları sıvadım.

ZARARLI / ZARARSIZ ALIŞKANLIKLAR

Düşünmeden, otomatik pilota alarak yaptığımız şeylere alışkanlık diyebiliriz. Bunların bazıları fiziksel bazıları da sosyal gereksinimlerdir ve çoğunlukla çocukluk evremizde öğrenilirler. Örneğin, sabah kalktığımızda elimizi yüzümüzü yıkarız; pijamayla dışarı çıkmayız, biri elimizi sıkmak için elini uzattığında otomatik olarak biz de elimizi uzatırız ya da arabayla sağa sola dönerken otomatik olarak sinyal veririz. Eğer alışkanlık denirse, bunlar zararsız hatta “faydalı” alışkanlıklardır. Keşke tüm alışkanlıklarımız böyle olsa, değil mi?
Peki ya zararlı alışkanlıklar?
Onları bilincimizdeki pozisyonlarına göre sınıflandırabilir miyiz?
Evet!
a) Zararlı olduğunu bilerek yapmaya devam ettiğimiz alışkanlıklar
Sigara içmek, her gün yüksek miktarda alkol almak veya sürekli aşırı yemek bunlara örnek gösterilebilir.
Eğer zararlı bir alışkanlıktan vazgeçmek istiyor ama bunu başaramıyorsanız, bu konuda size bir önerim var:
Alışkanlığınız olduğu şeye patronun siz olduğunu gösterin. Bunu bir kere başardınız mı alışkanlığınızı yenersiniz. Bu önerim, elbette söz konusu alışkanlık ancak bir uzmanın çözebileceği boyutlara gelmemişse geçerli!
Örneğin, çok sigara içiyor ve bırakmak mı istiyorsunuz?
Size önerim şu: sigarayı bırakmayın, onu kontrol altına alın.
Nasıl mı?
Mesela günde 10 tane mi içiyorsunuz? Bir gün 15 tane için, ertesi gün 5 tane...
Daha radikalini deneyebilirsiniz: Bir gün 20 tane içip, ertesi gün hiç içmemek gibi.
(Ne kadar radikal bir yol seçerseniz, başarı oranınız o kadar artar.)
Üzülmeyin, her hâlükârda ortalamada günde yine 10 tane içmiş olacaksınız. Elbette bunu bir kere değil, birkaç kez yapmalısınız. Uzmanlar, bir alışkanlığın 21 günde kazanıldığını (40 günde diyenler de var) söylüyorlar. Önerdiğim yöntemde bu kadar uzun sürmeyeceğini düşünüyorum, ama kişiden kişiye değişebilecek bu sürenin yine de birkaç günden fazla süreceğini söyleyebilirim.
Sonuçta, bir alışkanlığa kimin patron olduğunu gösterdiniz mi, onun boyunduruğundan kurtulursunuz. Canınız istediğinde bir sigara tellendirebilir, bir arkadaş ortamında birkaç tane içebilir, ama ertesi gün hiç içmeyebilirsiniz. Hatta günlerce içmeseniz bile aramayabilirsiniz!
b) Zararlı olduğunu bilmeden yapmaya devam ettiğimiz alışkanlıklar
Günümüzde sigaranın, aşırı alkol tüketiminin ya da çok yemenin zararlı olduğunu bilmeyen herhalde yoktur, fakat gizli şekeri olduğunu bilmeden herkes kadar karbonhidrat alan biri farkında olmadan bedenine zarar verir.
Bedenimize zarar veren alışkanlıklar gibi, bilincimize zarar veren alışkanlıklar da vardır. Hatta bu bir önceki durumdan daha tehlikelidir, çünkü etkileri bedene zarar verenler kadar kolay fark edilmez. Örneğin, müzmin kötümserlik böyle bir alışkanlıktır. Hem bardağa hep boş tarafından bakarız, hem de neden sürekli kaybettiğimizi bir türlü anlamayız.
Gerek bedenimize gerekse bilincimize zarar veren böyle bir durumda, oluşabilecek sorunları kontrol altına almanın yolu, önce farkındalık kazanmaktır. Sürekli yaptığımız bir şeyin bize zarar verdiğini öğrenirsek, mücadeleye bir yerlerden başlayabiliriz. Eğer zarar verdiğini bile bilmiyorsak, zaten maçı baştan kaybetmişiz demektir.
Alışkanlıklar bir bakıma insanı rahat ettirir. Bir şeyi yaparken bizi tekrar tekrar "Acaba bunu yapsam mı, yapmasam mı?" diye düşünme derdinden kurtarır. Gerçekte ise alışkanlıklarımızdan ne kadar kurtulursak o kadar özgürleşiriz, çünkü biz programlanmış robotlar değiliz. Bunun için tüm alışkanlıklarımızı önce bilinç üstüne çıkartmalı; sonra "istersek yaptığımız istemezsek yapmadığımız" bir konuma taşımalıyız. Bunu başarırsak, zaten ortada alışkanlık da kalmaz. :)

BİR ŞEY NE ZAMAN VE NASIL ALIŞKANLIK HALİNE GELİR?

Peki, alışkanlıklar ne zaman ve nasıl oluşur?
Annenin dinlediği/dinlettiği müzikten, yediği yemeğe kadar bebek birtakım şeylere alışmaya başlıyor. Anne karnındayken dinletilen müzik doğumdan sonra çocuğu sakinleştirmede işe yarıyor; tabii hamileyken bebeğe "heavy metal" dinletmemişseniz. :) Anne hamileliği sırasında bazı yiyeceklere aşermiş ve bunları çok tüketmişse, bebeğin, amniyon sıvısına geçen bu tatlara ve kokulara alıştığı; anne sütünden kesildikten sonra bu yiyeceklere bir yakınlık duyduğu ifade ediliyor. Demek ki süreç anne karnında başlıyor.
Çoğu uzman, karakterimizin bebeklik döneminde şekillenmeye başlayıp, bu sürecin erken çocukluk döneminde sona erdiğini söylüyor. Eğer böyleyse, alışkanlıklarımızın birçoğunu bu süre içinde ediniyor olmamız şaşırtıcı olmaz. Zaten alışkanlıklardan kurtulmanın zorluğunun bir nedeni de bu olmalı. Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsak, ondan o kadar zor kurtuluruz. Dolayısıyla, ileri yaşlarda edindiğimiz alışkanlıklardan kurtulmak görece daha kolaydır, çünkü bedenimiz ve beynimiz üzerindeki egemenlik süreleri daha kısadır.
“Tekrar” alışkanlığın temelidir. Tekrar olmadan alışkanlıklar yerleşemez. 21 günde alışkanlık edinildiğine göre, yıllarca tekrarlanan davranışların bırakılması da kolay değildir. 
Eskiler bilir; plakta bir çizik olursa, pikabın iğnesi o çiziğe geldiğinde takılır, önce müziğin bir kısmını atlar. Bir süre sonraysa iğne ilerlemez, sürekli aynı yeri çalar durur ve sonunda plak kullanılmaz olur. Çin işkencesi de böyledir: Sürekli damlayan su insanı sonunda deli eder.

ALIŞKANLIKLARA KARŞI KENDİMİZİ NASIL KORUYACAĞIZ?

Bu sorunun yanıtı çok basit: Tekrarlardan kaçınarak. Sadece keyif alıyoruz diye ya da neden yaptığımızı bilmeden, bir şeyleri düşünmeden tekrarlıyorsak, bizim için tehlike çanları çalıyor demektir. Keyif için sergilenen alışkanlıkları yukarıda bahsettiğim sigaradan kurtulma yöntemiyle halletmek kolaydır. Altında keyif dahil herhangi bir neden bulamadığımız bir alışkanlıktan kurtulmak ise yine yukarıda bahsettiğim bilinç üstüne çıkarma ile başlar. "Nedensizce tekrarladığım bir davranışı yapmayı bir kere kesersem, sonuçta bana zararı da dokunmaz" deyip bunu denemeliyiz. Zararının dokunmadığını gördüğümüzdeyse "Bu bir tesadüf müydü, yoksa gerçekten hiç zararı yok mu?" deyip, bunu birkaç kez daha "yapmamayı" denemekten kendimizi alamayız. Böylece söz konusu alışkanlık tarihe karışır gider.
Son olarak; bir alışkanlıktan "yerine başka bir alışkanlık edinerek" kurtulmayı düşünmemeliyiz. Bu, bir problemi çözeceğim diye başka bir probleme dalmakla eşdeğerdir. Rutini kırabildiğimiz her yerde kırmalı, farklı farklı yollardan yürümeli, daha önce düşünmediğimiz şeyleri düşünmeli ve yapmalıyız. Şunu hiç aklımızdan çıkartmamalıyız ki “tekrarlardan kurtulabildiğimiz oranda özgürüz”.

Her İddia İspat İster


İddialı olmak günümüzün trendlerinden biri. İddiasız iseniz, rakipleriniz arasında silinip gitmeniz işten bile değil. Sürekli yükselen hedeflere koşmamızı bekleyen bir sistemde farklı olması beklenemez zaten. Sistem kökten değişmediği sürece bu böyle devam edecek. Bir önceki döneme göre cirosunu, kârını artıran; kâr merkezi değilse maliyetini düşüren yaşamaya devam edecek.
Hedef koyup, plan yaparak o hedefe ulaşmak için çaba göstermek iş dünyasının olmazsa olmaz döngülerinden biri. Her hedef bir öncekinden daha yüksek olacağından süreç doğal olarak iddialı olmayı gerektiriyor. Yöneticinizle birlikte koyduğunuz hedefe ulaşamazsanız, iddianızı ispat edememiş olursunuz. Bunun sonucunda başarılı kabul edilmezsiniz ve ödüle layık görülmezsiniz.
Bu yazıda dikkat çekmek istediğim; şu projeyi yapacağım, bu cirolara ulaşacağım, şu KPI'mı şu değere çıkaracağım türü pozitif yönlü ifadelerle ortaya konan iddialardan ziyade, hem özel hem iş hayatımızda çokça karşılaştığımız "Ayşe Hanım'ın yaptığını duydun mu? Ben olsam öyle yapmazdım!" ya da "Ahmet Bey bak ne yapmış. Ben hayatta yapmam!" türü negatif bildirimlerle dışa vurduğumuz iddialar.
İnsanın kendini bir başkasının yerine koyması "onun duygularını anlamak" adına olursa güzeldir. Empati zaten bu demek. Ancak zaman zaman, o kişinin içinde bulunduğu durumu tam kavramadan, çevre koşullarını bilmeden, kararı verenin ya da eylemi gerçekleştirenin psikolojisini anlamadan yargıda bulunuruz. "Bekara karı boşamak kolay" derler ya, işte öyle. Hayatla ilgili herhangi bir bilgiyi edinmek için deneyim gerekir. İstediğimiz kadar o konuda başkalarının yapmış olduklarını görmüş olalım, istediğimiz kadar konu hakkında kitap okumuş olalım, fark etmez. Yaşantısı olanın bilgisi üstündür. Nasrettin Hoca da damdan düştüğünde "Tez bana damdan düşen birini getirin. Hâlimden ancak o anlar!" dememiş miydi?
Felsefede de, kadim bilgelik öğretilerinde de bilgi edinme üç aşamada gerçekleşir. Örnek olarak kadim bilgelik öğretilerinden İslam Tasavvufunu ele alalım.
Şimdi hayatında hiç elma görmemiş birini düşünün…
1.   Bu kişi önce elma hakkında ne bulursa okusun. Bu, teorik bilgi edinmesi, konuya ilm-el yakin olması, yani o şeyin ilmine sahip olması demektir.
2.   Ardından elmayı görsün. Bu da gözlem aşamasıdır ve ayn-el yakin olmak, yani göz ile görmesi demektir.
3.   En sonunda da elmayı yesin ve bir açıdan elma o olsun. Bu da deneyim aşamasıdır ve elmaya hakk-el yakin olması, yani onu her şeyi ile bilmesi, vakıf olması demektir.
İşte bu üç aşamadan geçmeden, bilgi tam anlamıyla bize ait olmaz.
Şimdi iddia konusuna tekrar dönelim. "Onun yerinde olsam, öyle yapmazdım!" dememiz, hatta bunu düşünmemiz bile, er ya da geç bizim de o duruma düşmemize neden olur.
Neden mi?
Bu, F = ma (Kuvvet eşittir; kütle çarpı ivme) fizik kanunu gibi bir bilinç kanunudur da ondan. Tüm şartları bilmeden "Ben öyle yapmam, böyle yaparım" demek, sahip olmadığımız bir bilgiye sahipmişiz gibi davranmaktır. Benzer şartlardan geçmiş bile olsak; hakikat zamana, mekâna ve imkâna göre sürekli değiştiğinden, tüm parametrelerin aynı olması imkansızdır. Yani her vaka benzersizdir. Temeli sağlam atılmamış bir bina, ilk zorlanmada yıkılmaya mahkumdur. Bu da benzer bir durumla karşılaştığımızda, tükürdüğümüzü yalamak şeklinde gerçekleşir.
Bu bilinç kanununu besleyen ikinci bir etken de "Ben" diyerek, yani “Ego” göstererek, kendimizi evrenin bütünlüğündentekilliğinden ayırmamızdır. "Ben" dediğimizde, bir de ortaya “Sen” çıkar ki, işte dualite (ikilik) oluştu bile! Teolojideki şirk kavramının da özü budur.
İçi boş iddiamızda bulunduğumuzda, pratikte neredeyse sonsuz bir büyüklüğe sahip olduğunu kabul edebileceğimiz sisteme başkaldıran bir parçacık gibi oluruz. “Bir ben varım, bir de sen!”
Aslında her şeyle bir ve bütün olduğumuzdan, (bu kuantum fiziği açısından da böyledir), sistem bizim normal dışına çıkışımızı normale çekerek düzeni tekrar sağlar. Nasıl ki milyonlarca gaz molekülünün olduğu bir kabın içine, onlardan çok daha hızlı bir molekül attığınızda, o molekülün de hızı bir süre sonra kaptaki moleküllerin hızına yakın hale gelirse, sistem de boş çıkışımızı boşa çıkartacak deneyimi bize yaşatarak aynı şeyi yapar.
Sonuçta “her iddia ispat ister”. Bu yazıda anlattıklarımı çoğunuzun “Evet, ben de buna benzer şeyler yaşadım” diyerek onaylayacağını biliyorum. Atalarımız “Büyük konuşma, büyük lokma ye!” demişler. İster özel hayatımızda isterse iş hayatımızda olsun, içi boş iddialardan kaçınalım. Bir şeyi deneyimlemiş olsak ve tam anlamıyla bildiğimizi düşünsek dahi, bir açık kapı bırakmayı unutmayalım. Ne de olsa her vaka eşsizdir ve tüm parametreler henüz elimizde değil. 😊

Cuma, Aralık 09, 2016

Kurumsal Değişim İçin Önce Ne Gerekli?

Lise yıllarındayken gözümden yaşlar gelerek bir yemin etmiştim: “Değişkenliğimi kimse değiştiremeyecek”!

Daha o zamandan hiçbir sabit fikrin esiri olmamaya ant içmiştim. Daha iyisini, daha güzelini ve daha doğrusunu bulduğumda; eski fikrime sıkı sıkı sarılmak yerine söküp atacaktım aklımdan. Bu özelliğim, Almanca öğretmenimizin de dikkatini çekmiş olmalı ki, son yazılımda sınav kâğıdıma “Senin gibi bağımsız bir ruhu özleyeceğiz” diye not düşmüştü. Okul yıllarında Atatürk’ün “Bağımsızlık benim karakterimdir” sözünü her okuyuşumda, içimden “Benim de, benim de” deyişimi hiç unutmam.

Makalenin devamını buradan okuyabilirsiniz.

Pazartesi, Haziran 28, 2010

Sevgili Doktorumuz Zeki Aba


Kızımız Buse'yi büyütürken hep yanımızda olan sevgili doktorumuz, 6 aydır Emre Can'ın da doktoru. 7 x 24 kâh telefonun ucunda, kâh yüzyüze her türlü heyecanımızı, korkumuzu ve de sevincimizi her zamanki sakin ve anlayışlı haliyle karşılayan, her sorunumuza anında çözüm üreten sevgili doktorumuz Zeki ABA'ya sonsuz teşekkürler...

Cuma, Mayıs 07, 2010

Pazar, Ocak 17, 2010

Op. Dr. Kağan Kocatepe 'ye Açık Teşekkür

Hamilelik ve doğum sürecinde bizi hiç yalnız bırakmayan sevgili dostumuz Op. Dr. Kağan Kocatepe'ye ve doğuma katılan eşi Op. Dr. Tülin Kocatepe'ye sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.
Onların büyük yardımıyla oğlumuz Emre Can'a kavuştuk ve Emre Can bugün tam 1 aylık oldu.

Pazar, Kasım 15, 2009

Emre Can İçin Alışveriş Yaptık...


Dün ailecek Eminünü Sultanhamam'daki Havuzlu Han'a gittik ve doğmasını beklediğimiz oğlumuz için alışveriş yaptık.

Han çok katlı, ama biz eşimin Internet'te bulduğu bilgiler ışığında hemen en alt kata indik.
İçinde kırmızı balıklar dolaşan küçük havuzun başında biraz dinlendikten sonra alışverişe başladık. Alt kat tamamen Bebe ve Çeyiz Sarayı adlı bir şirkete ait.
Sahibi Hızır Bey çok esprili ve güler yüzlü bir insan.
Ne zaman aklımız karışsa adı gibi yetişti.
Müşteri temsilcisi Burak Bey de bizimle saatlerce reyon reyon dolaşarak yardımcı oldu.
Akşam han kapanana kadar Emre Can'ın neredeyse tüm ihtiyaçlarını almıştık.
Aldıklarımızı kargoya Pazartesi günü verecekleri sözünü alarak evimize gönül rahatlığıyla döndük.
Tüm anne ve baba adaylarına Bebe ve Çeyiz Sarayı'nı görmeden alışveriş yapmamalarını öneriyoruz.

Pazar, Şubat 15, 2009

Yeni İşim

Merhaba,

Kasım ayından itibaren Miele'deyim. Teknik Servis Yönetimi projesinin bilişim tarafında proje yöneticiliğini üstlendim. İş yoğunluğu yüzünden blog'uma yeni bir şeyler yazmaya zaman bulamadım. Bu yüzden hâlâ iş mi arıyorsun diyenler, hatta Miele'den ayrıldın mı diye soranlar var. Ben de iki satır yazıp, durumu özetleyeyim dedim.

Cuma, Eylül 19, 2008

Görsel Özgeçmişim (zihin haritası) / My Visual Resume (mind map)


Merhaba,

Malum şu aralar yeni bir iş arıyorum. Zihin haritası yöntemiyle oluşturduğum görsel özgeçmişimi ilgilenenlere buradan sunmak istedim. Resmin üzerine tıklayarak görüntüyü büyütebilirsiniz.

LinkedIn profilim için lütfen aşaüıdaki adresi ziyaret edin:

Hi,

As you know, nowadays I am looking for a new job. If you are interested in my visual resume, created by using mind map technique, you can find it here. You may enlarge the picture by clicking on it.

For my LinkedIn Profile please visit the link below:

Cuma, Ağustos 29, 2008

Bağlantıyı Kesmeyelim!


Eski bir dostla karşılaştığımızda ya da yeni biriyle tanışıp da tekrar görüşmeyi arzu ettiğimizde, “Bağlantıyı kesmeyelim” veya “Bağlantıda olalım” diyerek ayrılırız. Evet, bağlantıda olalım, ama nasıl? Bu, arada bir telefonlaşalım anlamına mı gelmektedir, yoksa birbirimizi ziyaret edelim mi? Belki de sadece, “Neler yaptığından haberdar olmak isterim”, demek istemişizdir; kim bilir? Tabi ki, yine biz biliriz!

Gittikçe büyüyen kalabalık içinde yalnızlaşan insanoğlu, artan bağlantılarını yönetmekte de zorluk çekiyor. Elbette hiçbir yöntem yüz yüze görüşmenin yerini tutmuyor; buna telefon da dahil, hattâ görüntülü bile olsa... İnsan sıcaklığının yerini alabilecek bir şey henüz keşfedilmedi. Bununla beraber, Internet teknolojilerinin sunduğu imkânlar işleri biraz kolaylaştırıyor gibi...
Web 2.0’ın etkileşimli dünyasında sosyal ağlar, bağlantıları yönetmek bağlamında bomba etkisi yarattı. Gençler arasında daha popüler olan Facebook, My Space ve Orkut (Orkut Büyükkökten tarafından Google için geliştirilen ve çoğu Latin Amerika’da olmak üzere 50 milyona yakın kullanıcısı olan bir platform) gibi siteler, bağlantıları geliştirmenin yanında eğlenceye ve paylaşıma yönelik çeşitli olanaklar sunsalar da, iş dünyası için çok da uygun değiller. İş dünyasının ciddiyetine ve gereksinimlerine yanıt veren, kravat takmış profesyonel ağ platformları ise gün geçtikçe yaygınlaşıyor.

Bu platformların çalışanlara sunduğu faydaların başında aradığınız kişileri bulmak ve arandığınızda bulunmak geliyor. Bağlantılarınızın iş değiştirmelerini, terfilerini ve o anda ne gibi bir projeyle uğraştığını yine bu platformlardan izleyebiliyor, böylece bilgilerin güncelliğini kaybetmiyorsunuz. Gruplara dahil olarak ya da yeni gruplar kurarak, ortak geçmişe veya benzer ilgi alanlarına sahip üyelerle bir araya gelebiliyorsunuz. Fikir alışverişinde bulunmak için tartışma konuları açabiliyor ya da var olan tartışmalara katılabiliyorsunuz. Sorularınızı ister genele ister belli bir gruba sorup, o alandaki pek çok uzman kişiden yanıt alabiliyorsunuz.
Eski okul ve iş arkadaşlarını bulmanın dışında, satıcılar ve pazarlamacılar bu platformları potansiyel müşterileri yakalamak için kullanırken, iş geliştirmeciler yeni iş ortaklarını arıyorlar. Elbette, insan kaynakları uzmanları da profesyonel ağların nimetlerinden yararlanmaya başladılar.

Her platformun kendine özgü bir kimyası olsa da, üye profillerine bakınca hepsinde tepe ve orta kademe yöneticilere, uzmanlara, işe yeni girenlere, hatta üniversitedeyken bu işin ciddiyetini kavrayan öğrencilere rastlıyorsunuz. Obama, Clinton ve McCain seçim yarışlarını bu araçlarla da desteklerken, Bill Gates profesyonel ağları nabız yoklamak için kullanıyor. Türkiye’de de konuya ilgi duyan popüler isimlerden Ali Güven, Tayfun Beyazıt, Attila Vitai, Cüneyt Türktan, Hanzade Doğan ve Faruk Eczacıbaşı’nı örnek verebiliriz.


Dünyada bu alanın lideri 25 milyonu aşkın üyeyle Linkedin. Üyelerin çoğunun ABD’den olduğunu söylemeye gerek yok, ama İngiltere ve Hindistan’ın 1 milyon üyeyi aştığını belirtmeliyim. Platformun Türkiye ağı ise 117,000 kişi civarında. Linkedin’in en önemli özelliklerinden biri de gruplar. Yine, dünya üzerindeki Türk bilişimcileri birleştiren Turk IT ise 1,850 kişiyi aşan üye sayısı ile Türkiye’nin hem profesyonel anlamda, hem genelde en büyük LinkedIn topluluğu. Ayrıca, İstanbul Erkek Lisesi Mezunları grubu en büyük lise mezunları grubunu ve 1700'den fazla üyesi olan Boğaziçi Universitesi Mezunları grubu da en fazla üyesi olan üniversite mezun grubunu oluşturuyor. Üye profillerini kullanarak şirketlerin profilini de çıkarmaya başlayan Linkedin şimdilik İngilizce, Almanca, Fransızca ve İspanyolca hizmet veriyor.

Bir başka benzer platform XING ise Almanya merkezli ve Avrupa’da yaygın. Türkiye’de de 300.000 üyeli cember.net’i 4.3 milyon Avro’ya satın alarak büyüyen XING’in üye sayısı 5 milyonu geçiyor. XING’in en önemli avantajlarından biri Türkçe bir arayüze sahip olması.

XING üzerinde İstanbul Erkek Liseliler için bir grubun moderatörlüğünü yaptığımı da bilmenizi isterim.

Pronected da oyuna Temmuz 2008’de katılan Türk şirketlerinden biri. Kurucusu Hakan Kadir Erdemir ile yaptığım sohbet sırasında hedeflerinin büyük olduğunu ve Avrupa’ya yayılmak istediklerini öğrendim.

Biraz farklı bir amaçla yola çıkmış olsa da Plaxo’dan da bahsetmek gerek. Başlangıçta Microsoft Outlook veya Yahoo Mail ve Gmail gibi web tabanlı e-posta uygulamalarındaki adres defterlerinin aktarıldığı ve güncelliğinin korunduğu bu platform da artık bağlantıların paylaşılması ve grup özellikleriyle diğer profesyonel ağ sitelerine benzemeye başladı. Bu platformda da İEL Mezunları Grubumuz var.

Türkiye’de bilinen ve kullanılan bu platformlar dışında dünyada yaygın olarak kullanılan iş amaçlı Spoke ve Naymz’ı da saymak gerekli. Bir de istediğiniz konuda, istediğiniz özellikleri kendiniz yaratarak sosyal ağınızı kurmanızı ve geliştirmenizi sağlayan Ning gibi yeni nesil platformlar var.

Yaptıkları yeniliklerle birbirlerine benzemeye başlayan bu platformlarından en azında birinde, mümkünse birkaç tanesinde profilinizin olması artık çağın gereği. Yeni tanışan kişiler birbirlerine e-profillerini vermeye başladılar bile.

Bunları okuduktan sonra hâlâ profesyonel ağları kullanmak bana ne katacak ki diye düşünmeye devam mı ediyorsunuz? Belki biri sizi aramakla meşgul ama bulamıyor; belki arkadaşlarınızdan biri, çoktandır peşinde olduğunuz bir müşteriyi tanıyor da haberiniz yok ya da toplantıya katıldığınız kişinin profilini önceden görmüş olsanız, aynı liseden mezun olduğunuzu fark edecektiniz...
Yoksa sizin hâlâ bir e-profiliniz yok mu?

Çarşamba, Temmuz 23, 2008

Bilişimci Türkler LinkedIn'deki "Turk IT" Grubunda Buluşuyor!

Bilişimci Türkler aralarındaki ilişkileri güçlendirmek için LinkedIn altındaki "Turk IT" grubunda buluşuyor. Evet, dünyanın her yerindeki bilişimci Türkler birbirleriyle tanışıyor, birbirlerinin bağlantılarından ve deneyimlerinden yararlanıyor.

Grup üyeleri, bilişim sektöründe çalışanlardan ve diğer sektörlerdeki şirketlerin bilişim bölümlerinde görev yapanlardan oluşuyor.

Grubun üye sayısı şu anda 650 kişiye yaklaşıyor. Temmuz 2008 sonu itibariyle 750 kişiye ulaşmasını bekliyorum.

Siz de bir bilişim profesyoneli olarak grubumuza katılmak isterseniz, aşağıdaki bağlantıyı kullanarak başvuruda bulunabilirsiniz:

Pazar, Ağustos 26, 2007

İstanbul Oyuncak Müzesi - Çocukluğunuza bir iki...


Bu pazar çoktandır yapmak istediğimiz bir şeyi yaptık: ailecek Sunay Akın'ın kurmuş olduğu Erenköy'deki İstanbul Oyuncak Müzesini gezdik. Niye mi? Unuttuğumuz çocukluğumuza geri dönmek için tabi...

Sunay Akın'ı kitaplarından, Cumhuriyet Gazetesi'indeki yazılarından ve televizyonda yaptığı programlardan takip ederim. Bu kültür adamı ile Anadolu Aydınlanma Vakfı'nın toplantılarına katıldığım zamanlarda da tanışma fırsatı bulmuş, araştırmacılığına ve olaylar arasında ilişkileri kurma gücüne hayran olmuştum. İşte onun hayallerini yaşama geçirdiği gerçek evine gidiyorduk, nasıl mutlu olmazdım?

“Oyuncak Müzelerini gezerken içimde hep anlaşılmaz, garip bir duygu taşıdım. Neden benim ülkemde oyuncak müzesi yok diye. Bu beni rahatsız etti. Hani istiridyenin içine bir kum taneciği girer, istiridye bundan rahatsızlı duyar ve o kum taneciğini izole etmek için etrafında bir salgıya çevirir ya; hani böylelikle inci oluşur ya… İşte oyuncak müzesi de böyle bir inci. İçime bir kum taneciği girdi ve bu beni rahatsız etmeye başladı. Çünkü bütün uygar ülkelerin oyuncak müzeleri var, o zaman bir salgı ortaya çıkardım ve bu müzeyi kurdum” diyor, Sunay Akın.

Sunay Akın'ın ailesinden kalan Göztepe Köşkü'nün bulunduğu Dr. Zeki Zeren sokağa girdiğimizde, bizi, farklı bir atmosfere dalacağımız haber veren, Kadıköy Belediyesi'nin sokağın iki yanına dikmiş olduğu dev gibi iki zürafa karşıladı.

Köşkün en üst katı ziyarete açık değil, ama illâ çıkıp bakacağım diyorsanız, merdivenin üstündeki tavan iyice alçalıyor; sonra söylemedi demeyin. :-)

Şair 11 yıl boyunca Internet üzerinden ve gezdiği ülkelerden satın aldığı oyuncakları sınıflandırarak ve hikayelerle kurgulandırarak çok güzel bir ortam yaratmış.

Müzenin bodrum katında 50-60 kişilik bir konferans salonu var. Kapalı havalarda içeride, açık havalarda ise bahçesinde çay içebileceğiniz bir çay bahçesi de mevcut.

Eğer bugüne kadar gitmedinizse, atlayın oyuncak arabanıza, otobüsünüze, itfaiye arabanıza; bir an önce ziyaret edin İstanbul Oyuncak Müzesini.