Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Ağustos 26, 2007

İstanbul Oyuncak Müzesi - Çocukluğunuza bir iki...


Bu pazar çoktandır yapmak istediğimiz bir şeyi yaptık: ailecek Sunay Akın'ın kurmuş olduğu Erenköy'deki İstanbul Oyuncak Müzesini gezdik. Niye mi? Unuttuğumuz çocukluğumuza geri dönmek için tabi...

Sunay Akın'ı kitaplarından, Cumhuriyet Gazetesi'indeki yazılarından ve televizyonda yaptığı programlardan takip ederim. Bu kültür adamı ile Anadolu Aydınlanma Vakfı'nın toplantılarına katıldığım zamanlarda da tanışma fırsatı bulmuş, araştırmacılığına ve olaylar arasında ilişkileri kurma gücüne hayran olmuştum. İşte onun hayallerini yaşama geçirdiği gerçek evine gidiyorduk, nasıl mutlu olmazdım?

“Oyuncak Müzelerini gezerken içimde hep anlaşılmaz, garip bir duygu taşıdım. Neden benim ülkemde oyuncak müzesi yok diye. Bu beni rahatsız etti. Hani istiridyenin içine bir kum taneciği girer, istiridye bundan rahatsızlı duyar ve o kum taneciğini izole etmek için etrafında bir salgıya çevirir ya; hani böylelikle inci oluşur ya… İşte oyuncak müzesi de böyle bir inci. İçime bir kum taneciği girdi ve bu beni rahatsız etmeye başladı. Çünkü bütün uygar ülkelerin oyuncak müzeleri var, o zaman bir salgı ortaya çıkardım ve bu müzeyi kurdum” diyor, Sunay Akın.

Sunay Akın'ın ailesinden kalan Göztepe Köşkü'nün bulunduğu Dr. Zeki Zeren sokağa girdiğimizde, bizi, farklı bir atmosfere dalacağımız haber veren, Kadıköy Belediyesi'nin sokağın iki yanına dikmiş olduğu dev gibi iki zürafa karşıladı.

Köşkün en üst katı ziyarete açık değil, ama illâ çıkıp bakacağım diyorsanız, merdivenin üstündeki tavan iyice alçalıyor; sonra söylemedi demeyin. :-)

Şair 11 yıl boyunca Internet üzerinden ve gezdiği ülkelerden satın aldığı oyuncakları sınıflandırarak ve hikayelerle kurgulandırarak çok güzel bir ortam yaratmış.

Müzenin bodrum katında 50-60 kişilik bir konferans salonu var. Kapalı havalarda içeride, açık havalarda ise bahçesinde çay içebileceğiniz bir çay bahçesi de mevcut.

Eğer bugüne kadar gitmedinizse, atlayın oyuncak arabanıza, otobüsünüze, itfaiye arabanıza; bir an önce ziyaret edin İstanbul Oyuncak Müzesini.


Çarşamba, Ağustos 10, 2005

Yalıkavak (Bodrum)


Eğer benim gibi altı yıldır yazları Marmara Bölgesi’nden daha aşağıya uğramamışsanız, Güney’e inmek sizin için de farklı olabilir. Bu düşünceyle tatil için, eski bir okul arkadaşımın da yerleşmeyi seçmiş olduğu Bodrum Yalıkavak’ı gözümüze kestirdik. Cuma akşamından yola çıktık ve 12-13 saatlik bir otobüs yolculuğu sonucu Yalıkavak’a vardık. Siz isterseniz uçakla Bodrum Havaalanı’na gidebilir, ortadan da Bodrum’a ve çevre köylerine ulaşabilirsiniz; yalnız bunun için tatile çıkacağınız tarihi epey önceden bilmeniz ve gideceğiniz uçakta yer ayırtmanız gerekiyor, zira bir iki hafta kala yer bulmak neredeyse olanaksız.

Eski bir balıkçı kasabası olan Yalıkavak, Bodrum yarımadasının kuzeybatısında, Gümüşlük ve Türkbükü arasındaki bir koyda yer alıyor. Rüzgârın neredeyse hiç eksilmediği koy Bodrum’un yakıcı sıcağına karşı bir nevi alternatif oluşturuyor. Yel değirmenleri yörenin sembolü ve yeni restore edilmiş bir tanesi kıyıda, restore edilmeyi bekleyen üç tanesi ise Bodrum’dan Yalıkavak’a gelirken tepelerde gözünüze çarpıyor.

Bembeyaz evleri saran mor begonvilleri ve sahildeki okaliptüs ağaçlarını saymazsak, Yalıkavak Bodrum yarımadasının genel karakterine uygun bir şekilde fazla yeşil değil. Hatta merkezden denize girerken koyun ucunu oluşturan iki tepe tamamen ağaçsız ve neredeyse dünya dışı bir görünüm oluşturuyor. Kısa bir süre içinde yerleşimin Bodrum çevresindeki kalabalık diğer köylere benzeyeceği düşünülürse, Yalıkavak’ı görmek isteyenlerin bir an önce gitmesini tavsiye ederim.

Sahile paralel bir caddede sağlı sollu dükkân ve restoranların yer aldığı çarşının üzeri hasırlarla kaplı ve konserlerin verilmeye başlandığı meydana varıyor. Dönerden, balığa, işkembe çorbasından ev yemeklerine kadar her türlü yiyeceği bulabileceğiniz restoranlarda kesenize göre öğle ve akşam yemeklerinizi yiyebilirsiniz. Pazar, Perşembe günleri kuruluyor ve yörede yetiştirilen sebze ve meyveyi bulmak mümkün.

Bu arada meyve olarak en fazla mandalina yetiştirildiğini de söylemek gerek. Sahilin batı tarafında teknelerin demirlediği Port Bodrum Yalıkavak var. Lüks bir tatil köyünün verdiği hizmetleri de sunan marinada alış veriş yapabileceğiniz tek büyük mağaza olan Migros da bulunuyor.

Sahilden kalkan teknelerle koyun kuzeyine veya güneyine günübirlik geziler yapabilir, mola verdiğiniz koylarda denize girebilir ve çevreyi keşfedebilirsiniz. Yalıkavak’ın tepelerinde terk edilmiş eski bir köy olan Sandima’yı da görmelisiniz. Köyde yaşayanlar sadece Dayı lakaplı İbrahim Akın ve İstanbul’dan tası tarağı toplayıp eski bir evi restore ettikten sonra sanat atölyesine çeviren biri heykeltıraş diğeri ressam bir çift.

Yalıkavak Bordum’a 20 km ve minibüsle en fazla 20-25 dakika uzaklıkta. Akşamları eğlenmek isteyenler Bodrum’a rahatlıkla inebilir ve gece geç saatlerde dönebilir. Tabi Bodrum’un tarihi zenginliklerini görmek isteyenler için de kısa bir mesafe bu.

Bodrum’a gidip de İngilizlerin kendi ülkelerine götürüp sergiledikleri antik dünyanın 7 harikasından biri sayılan Mausoleon tapınağının yerini (maalesef sadece yerini) görmeden olmaz. Templair şövalyelerinden kalan Bodrum Kalesi de Mousoleon kadar olmasa da ünlü ve içindeki sualtı arkeoloji müzesi ile görülmeye değer. En az 2-3 saatinizi ayırmayı göze almadan gitmeyin derim.

Şehrin antik tiyatrosu Turkcell tarafından restore ediliyor ve konserlere ev sahipliği yapıyor. Turistik amaçlı gezmek istediğimizi öğrendiklerinde görevlilerin ve çevredekilerin şaşkınlık yaşadıklarını ifade etmeliyim. Son olarak, sanat müziğini seviyorsanız, Zeki Müren’in müze evini gezmeyi unutmayın, derim.

Çarşamba, Haziran 29, 2005

Şarköy



Şarköy, Tekirdağ’ın Marmara Denizi’ne kıyısı olan ilçelerinden biridir. 80’li yılların başında babamın emekli olmasının ardından bir yazlık almamız vesilesiyle Şarköy ile tanışmış oldum. Uzun yıllar yazlarımın geçtiği bu yöreye son yıllarda pek sık gidemesem de en son geçen sene ziyaret etmiştim. Bu nedenle bilgilerim güncel sayılır.

İstanbul’un Kadıköy yakasından da, Esenler’den de seyahat acenteleri (Şarköy Seyahat ve İstanbul Turizm) ile neredeyse günün her saatinde otobüs bulmak mümkündür. Otobüs ile yolculuk 4-4.5 saat sürer. Otomobil ile gidecekseniz, izlenecek yol Tekirdağ üzerinden geçer. Tekirdağ - Malkara yolunun 48. km’sinde güneye doğru sapılarak, 38 km’lik bir yolla merkeze, sahile inilir. Tepelerin arasından sürekli dönemeçlerle ilerleyen yolda sanki hiç denizi göremeyecekmişsiniz gibi gelir. Denizi gördüğünüzde de yol boyunca gördüğünüz ağaçlar kaybolur; ilçe merkezi ağaç bakımından maalesef fakirdir.

Şarköy’de özel plajlar bulunmaması nedeniyle 60 km’ye varan uzun sahillerinin neredeyse her yerinden denize girilebilir. İki büyük mendireğinden biri balıkçı barınağı olarak kullanılmaktadır. Coğrafi konumu nedeniyle genelde rüzgârlı bir havası vardır. Beldeleri Mürefte ve Hoşköy’de hem kalınabilecek hem de günübirlik gidip gezilebilecek yerlerdir. Şarköy’de birkaç küçük kapasiteli otel ve pansiyon dışında genelde yazlıkçı yerleşim yaygındır. Bundan 20 - 25 yıl önce az sayıdaki yazlığın olduğu Şarköy, bugün yazları 160-170.000 nüfusa ulaşmaktadır. Cumartesi – Pazarları İstanbul’a yakınlığı nedeniyle daha bir kalabalıktır, yani başınızı dinlemek için gidilebilecek bir yerden olmaktan çıkmıştır. Çok para harcamadan eğlenmek ve denize girmek istiyorsanız Şarköy’ü tavsiye ederim.


Şarköy’ün neyi meşhur derseniz akla hemen şarapları gelir. Yöre halkı göçmen ağırlıklıdır ve çoğunlukla bağcılıkla uğraşır. Şarköy’de ilçe merkezi, beldeler ve köylerde Tekel Şarap Fabrikası dâhil 30’dan fazla şarap fabrikası bulunmaktadır. Bağcılığın yanında zeytincilik de gelişmiştir. Cuma günleri kurulan pazarda yörede yetişen taze meyve ve sebzeleri bulabilirsiniz.
Marmara ve Avşa Adalarına haftanın belirli günleri motor kalkar. Çevredeki yakın ilçelere ve Çanakkale’ye düzenli midibüs / minibüs seferleri vardır. Faytonlarla da şehir içinde dolaşmak ayrı bir zevktir. Son zamanlarda açılan Seracılık ve Turizm ve Otelcilik bölümlerinin bulunduğu Trakya Üniversitesi’ne bağlı Meslek Yüksek Okulu’nun da ilçeye hareket getirdiğini eklemek gerekir.

Pazartesi, Haziran 27, 2005

Farklı Bir Yalova


Bir Pazar günü Yalova’ya gidelim diye yola çıktık. Niyetimiz bir taşla birkaç kuş vurup, görmeyi arzu ettiğimiz birkaç yere uğramaktı. Bunların arasında Karaca Arboretum, Termal’deki Atatürk Köşkü ve Atatürk’ün Yürüyen Evi (Köşkü) vardı. Atatürk “Yalova benim kentim” demiş; doğru da söylemiş. Şehirde pek çok yerde Atatürk’ün izi var.

Ulaşım

Kartal’dan deniz otobüsü ile 40 dakikada Yalova’ya varıyorsunuz. İstanbul’dan arabayla giderseniz Eskihisar’dan arabalı vapura binip, ya da Yenikapı’dan veya Pendik’ten feribotla Yalova’ya varabilirsiniz. Eğer deniz otobüsü ile geldiyseniz ve aceleniz yoksa iskelenin karşısındaki çay bahçesinde bir bardak çay içip önce bir yorgunluk atmanızı tavsiye ederim; biz öyle yaptık.

Karaca Arboretum

Çaydan sonra bir Termal minibüslerine atlayıp Karaca Arboretum’un yolunu tuttuk. Bu arada Arboretum sadece Pazar günleri saat 13:00 – 18:00 arası halka açık. Arboretum canlı ağaç müzesi ya da ağaç parkı olarak da tanımlanıyor. Eğitim ve bilimsel amaçlı ağaç ve çalı tipi bitkilerin yetiştirildiği yer anlamına geliyor.

Türkiye’de erozyonla mücadele ateşini yakan TEMA Vakfı’nın kurucusu ve başkanı Hayrettin Karaca’nın 1980 yılında 13,5 hektar alan üzerine kurmuş olduğu Karaca Arboretum’da 7,000 değişik odunsu bitki (ağaç) türü ve 2,000 çeşit soğanlı, otsu bitki bulunmakta. Yanınıza mutlaka bir rehber verilerek yapacağınız gezi 13,5 hektarlık alanın 3,5 hektarını kapsıyor ve 45 dakika – 1 saat kadar sürüyor. Gezerken çimlere basıyor fakat toprağa basmıyorsunuz; böylece tohumlara zarar vermeniz engelleniyor. Ayrıca gezi sırasında sigara içmek de yasak. Arboretuma giriş ücretleri tam 3, öğrenci 1,5 YTL.

Arboretum ilk kurulduğunda kozalaklı, özellikle de bodur kozalaklı bitkilere ağırlık verilmiş, daha sonra meyve ağaçları, endemik (sadece Türkiye’de yetişen) otsu bitkiler, dünyanın en geniş meşe türleri koleksiyonu ile yalnızca Türkiye bitki varlığına (flora) özgü değil, dünyanın her yerinden değişik bitkilerle zenginleştirilmiş.

Girişte dünyanın en uzun ağacı sequoiadendron giganteum ve dünyanın en geniş gövde çapı yapan (12 m) ağacı mamut ağacı sizi karşılıyor. İslamiyet öncesi Türklerin totem ağacı olarak taptığı huş ağacını da burada görebilirsiniz. Çin’de - 20 derece sıcaklıktaki iklimlerde bile yaşayabilen tüylü palmiye, pembe renkli bulut gibi çiçekleri olan bulut ağacı, 15 yılda bir çiçek açan ve açınca ölen sabır ağacı, Kanada bayrağı üzerinde simgesini gördüğümüz şeker akçaağaç ilginizi kesin çekecek ağaçlardan sadece birkaçı. Şeker akçaağaçtan elde edilen sıvı Kanada’da tatlı yapımında da kullanılıyormuş. Arboretum’da yaşayan fosil ağaçlar da mevcut. Bunlardan biri, iğneyapraklı olmasına rağmen kışın yapraklarını döken bir tür. Fosil ağaç denmesinin nedeni ise 1940’lı yıllarda daha varlığı bilinmezken fosillerinin bulunmuş olması. Daha sonra rastlanan bir örneğinden çoğaltılarak dünyaya yayılmış. Yaşayan hiçbir akrabası olmayan bir başka fosil ağaç da ginko biloba. Milyonlarca yıldır yaşayan bu ağacın meyveleri Çin tıbbında önemli bir yer tutmuş. Minyatür ağaç yetiştirme tekniği olan bonzai esaslarına göre bir kaya üzerinde kısıtlı besin ve su ile büyütülen ve sürekli budanan minyatür ağaç görülmeye değer. Bir göknar türü olan ve dünya üzerinde yalnızca 18 adet kalan “Nebro” da tükenmekte olan bitkilerden.
Arboretum’un karşı tarafında Karaca Fidanlığı bulunuyor. Arabayla gelmişseniz ve bir bahçeniz varsa, çok çeşitli ağaca ait fidanı burada bulabilir ve satın alabilirsiniz. Buradan elde edilen gelir arboretuma aktarılıyor.

Termal, Atatürk Köşkü


Yalova’ya gelip de Termal’e uğramadan gidilmez. Termal tesisleri Yalova’ya 12 km uzaklıkta, Karaca Arboretum’dan sonra 8–9 km’lik mesafede. Termal banyolarıyla ünlü bir ilçe. Burada Turban’a ait büyük bir tesis var. Tesis bünyesinde saunalar, banyolar, termal açık havuzlar, oteller, lokantalar, gezi parkurları, içmeler ve Atatürk’ün müze köşkü var.
Atatürk’ün Köşkü, Atatürk’te çıkan siroz hastalığına iyi geleceği söylenmesi üzerine Prof. Mimar Hakkı Eldem tarafından tasarlanmış ve 1929 yılında 38 günde inşa edilmiş. İçindeki eşyaların bir kısmı İstanbul’daki çeşitli saraylardan getirilmiş. 4 kabul salonu ve 11 odası bulunan köşkün her yanında çok az eşya ile sağlanmış sadelik esas. İkinci katta Atatürk’ün kahvaltı etmek için kullandığı bambu takım, yatağı, banyosu, Afet İnan’ın ve manevi kızlarının kaldığı odalar var. Özellikle üst kattaki odaları gezerken Atatürk’ün manevi varlığını hissetmemek imkânsız. Bina Cumhuriyetin ilk yıllarında hükümetin yaz dönemi çalışmalarını yaptığı yer halini almış, Ulu önderin vefat ettiği Dolmabahçe Sarayı’na gidişinden önce en son burada kaldığını da söylemeliyim.

Atatürk’ün Yürüyen Evi (Köşkü)

Atatürk’ün yürüyen köşküne iki şekilde ulaşmak mümkün. Ya sahilden Barış Manço Açık Hava Tiyatrosu’nun yanından hızlı feribot iskelesini de geçerek sahil yolunu izleyeceksiniz ki bu şekilde gitmek için yürümeyi sevmeniz gerekiyor, zira yürüyüş ortalama bir hızla 1 saate yakın sürüyor, ya da Yalova Hastanesi’nin yanından girip arabanızı Adalet Sarayı’nın yakınlarından bir yere park edip, sahile ineceksiniz.

Köşk ve çınar ağacının hikâyesi şöyle:

Yalova’da o devirde bulunan Millet Çiftliği içinde 1929 yılında Atatürk’ün ikameti için mütevazı bir köşk yapılmış. Atatürk Yalova’ya 1936 yılındaki gelişinde Millet Çiftliği’ndeki köşkün pencerelerini zarar vereceği için yanındaki çınarın dalını kesileceğini öğrenmiş. Ağacın bir dalının bile kesilmesini istemeyen Atatürk köşkün ağaçtan uzaklaştırılmasını istemiş. Binanın temelleri açılıp ve temellerin altına zor ve çok yavaş ta olsa raylar döşenmiş. Bina rayların üzerinde doğuya doğru 4 m kaydırılmış. 11 Ağustos 1936 günü yapılan bu işlemi yanında bulunan kız kardeşi Makbule Hanım, Affet İnan, Yunus Nadi, Muhafız ve yakın arkadaşları izlemiş. Atatürk 11 Haziran 1937’de şahsına ait bütün taşınamaz mallar gibi bu köşkü de Türk Milletine bağışlamış. Diğer tüm köşkler gibi Yürüyen Köşk de halen müze olarak korunuyor. Atatürk’ün bir dalının bile kesilmesini istemediği Ulu Çınar ve yanındaki köşk, ağaç sevgisi ve çevre bilincinin de bir anıtı olarak ziyaretçilerini bekliyor. Yürüyen Köşk ‘Atatürk bahçe Kültürleri Merkez Araştırma Enstitüsü’ arazisi içinde bulunuyor.

ÖNEMLİ TELEFONLAR

Karaca Arboretum: (226) 833 77 67
Termal Tesisleri: (226) 675 74 00

Perşembe, Haziran 16, 2005

İstanbul'un Sokakları...


Tarih Vakfı'nın web sitesinde yayımlanan İstanbul'un Sokakları adlı makaleyi görünce sevindim. Ben de bir zamanlar İstanbul A'dan Z'ye Rehber Atlas'ı alıp tüm sokak isimlerini gözden geçirmiştim. Aynı işi yapan başkaları da olduğunu bilmek ne güzel. "Demek ki bu konuyu merak eden tek ben değilmişim", dedim.

O zaman ilginç bulduğum sokak adlarına örnek vermek gerekirse, Basamaklı Merdiven Sokak (basamaksız merdiven nasıl oluyorsa?), Tom Tom Kaptan Sokak ve Sormagir Sokak aklıma ilk gelenler... Bir de lise arkadaşlarım Mert Demir ve Emre Omacan'ın üniversite yıllarında Can Tezcan ile birlikte Beşiktaş'ta kurmuş oldukları şirketin adresinin "Maşuklar Yokuşu, Loşbahçe Sokak" olduğunu anımsıyorum. Merdivenli sokak deyince; Osmanlı zamanında yaşamış ve Kırım Harbini finanse etmiş meşhur Yahudi banker Avram Kamando'nun yaptırmış olduğu Galata'daki Bankalar Caddesi ve Banker Sokağı birbirine bağlayan sarmal merdivenleri de unutmamak gerek... (bkz. yukarıdaki resim)

Pazartesi, Nisan 04, 2005

Ortaköy


Ortaköy her zaman vakit geçirmekten hoşlandığım bir mekan olmuştur. Tarihi dokusu, deniz kıyısında olması, insanı çeken başlıca unsurlar olsa gerek. Bir Pazar öğleden sonrası hava soğuk moğuk demeden, topladık tası tarağı ve kendimizi Ortaköy’de bulduk.

Hava soğuk da olsa, sıcak da olsa fark etmiyor. Bunaltan trafik yüzünde kulağımızı tersten gösterip, Beşiktaş’tan yukarıya çıkan Barbaros Bulvarı’nı tırmanıyoruz ve Yıldız Parkı’nın üstünden dolaşıp, Büyükdere Caddesi’nden Ortaköy’e vasıl oluyoruz. Büyükdere Caddesi, Ortaköy’de denize dik inen ve üzerinde çarşının da bulunduğu ana cadde. Sahile doğru neredeyse her taraf kokoreççilerle kaplı. Seven ve aç olan için iyi de, eğer karnınız toksa ve üstüne üstlük bir de kokoreci sevmiyorsanız yandığınızın resmidir.

Deniz kıyısındaki meydana vardığınızda sizi çay bahçeleri karşılıyor. Kapalı Çarşı esnafını andırırcasına birbirleriyle yarışarak sizi buyur ediyorlar… “Durun Canım, şöyle bir tur atalım. Hem bugün Entel Pazarı da var. Ailecek şöyle bir göz atmadan çay içmeyeceğiz.”
Çeşit çeşit yiyecek ve hediyelik eşya satan dükkanlar var. Kimi yerlerden canlı müzik sesleri de yükseliyor, ama asıl geceyi bekliyorlar. Bütün dükkanların önleri seyyar satıcılarla kaplı. Kimi kolye, yüzük satıyor; kimi eşarp, şapka, otantik giysiler; kimi de kendi yaptığı yiyecekleri. İşte Ortaköy’ün meşhur Entel Pazarı bu.

Semtin en dikkat çeken yapısı kuşkusuz Ortaköy Cami. Resmi adı Büyük Mecidiye Cami olsa da herkes onu Ortaköy Cami olarak biliyor. Boğaza doğru uzanan küçük bir burun üzerine çapraz bir şekilde oturan yapı, 1853 yılında Sultan Abdülmecit’in emriyle mimar Nigoğos Balyan’a yaptırılmış. İnanılmaz ince bir işçilikle seyredenlerin gözlerini okşuyor. Dabılyu Bush da arka planda bu caminin ve Boğaz Köprüsü’nün göründüğü bir manzarada yaptı NATO ziyareti kapsamındaki konuşmasını.

Ortaköy'ün tarihinden gelen en önemli özelliği farklı kültürlerden Türk, Rum, Ermeni ve Yahudi topluluklarının ve farklı inançların bir arada dostluk içinde yaşaması ve bu özellik günümüze kadar gelmiş. Ortodoks Kilisesi'nin İsa'nın vaftizine remiz olarak haçın suya atılması yortusu son yıllara kadar Ortaköy İskelesi'nde yapılıyordu. Ortaköy'de Yahudi cemaatine ait bilgiler de oldukça eski. Ortaköy'deki en eski sinagog olan Etz ha-Hayim Sinagogu yangın sonucu birkaç kez harap olmuş, yeniden yapılmış. Sahilde Ortaköy Cami’nin hemen yanında. 1936'da nüfusu 16.000 olan Ortaköy'de 700 Yahudi ailesi yaşıyormuş. Semtte bugün artık kullanılmayan ikinci bir sinagog da Yenimahalle Sinagogu. Yine bu semtte yerleşik Rumların ziyaret ettikleri Rum Ortodoks Kilisesi var.

Anlayacağınız Ortaköy dinlerin buluştuğu yer…Çırağan Sarayı’nın binalarının bir kısmı da Ortaköy’de, ama ne yazık ki işletmeciliği yabancıların elinde olan bu saray-otelde düzenlenen bir etkinliğe davetli değilseniz gezip görmeniz ve o havayı solumanız
pek mümkün değil.

Cumartesi, Aralık 25, 2004

Deniz Müzesi


Bir hafta sonu ziyaret ettiğimiz Deniz Müzesi’ni tanıtacağım bu ay size. Deniz Müzesi Beşiktaş sahilinde, her türlü taşıtla çok kolay ulaşılabilecek bir yerde. Müze, iki vapur iskelesinin arasında, Barbaros Hayrettin Paşa heykelinin tam yanında. Açık olduğu günler, Yılbaşı ve dini bayramların ilk günü ile, Pazartesi- Salı günleri dışında her gün 09.00 - 12.30 ile 13.30 - 17.00 arası.

Ana Sergi Binası ve Tarihi Kayıklar Galerisi dışında dışarıdan da görülen açık alanlarda toplar, torpidolar ve gemi demirleri dikkati çekiyor. Son zamanlarda sadece bahçede duran topların, bahçe dışına, deniz kenarına çıkarıldıklarını da gördüm ve sevindim. Bahçede bulunan, 1516 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından Ridaniye savaşında kullanılmış bir topu resmini sizin için seçtim.

Ana Sergi Binası’na girişi Atatürk’e ayrılmış. Savarona yatında kalırken kullandığı yatağı ve Ertuğrul yatında kaldığı kamaranın orijinali burada sergileniyor. Ailecek en duygulandığımız bölüm de burası oldu. Buradan çıkıp Şehitler Odası’na girdik. 13. yüzyıldan itibaren şehit düşen bahriyelilerin künyeleri burada yazılı. Duvarlarda da batan gemilerimizin resimleri ve geriye kalan malzemeler sergileniyor. Vatan uğruna ölmüş denizcilerimizin resimlerini gördükçe, ailelerine yazdıkları mektupları okudukça kimin yüreği sızlamaz ki…

Bu binada yer alan başka bir odada Balkan Savaşlarında, Çanakkale Boğazı, Karadeniz ve Akdeniz’de harekatlar gerçekleştiren ünlü Türk Denizcisi Rauf Orbay’a ait eşyalar ve komuta ettiği Hamidiye gemisinin maketi sergilenmektedir. Haritalar Odası’nda ise Gelibolulu Amiral Piri Reis'in 16. yüzyılda yazmış olduğu Kitab-ı Bahriye isimli el yazması ve Mürsiyeli Tabip İbrahim tarafından 1461 yılında ceylan derisi üzerine yapılan Akdeniz haritası görülebilir.

Tarihi Kayıklar Galerisi’nde ise padişahların saltanat kayıkları ile saray çalışanlarının kullandıkları piyade, pereme, gezinti, pazar kayıkları vs. bulunuyor. Saltanat kayıkları İstanbul/Tersane-i Amire’de inşa edilmiş. Tekneler bindirme ya da armuz kaplama. Koleksiyonun çoğunluğunu 19. yüzyıla tarihlenen, sultana ve haremine ait köşklü ve köşksüz saltanat kayıkları oluşturuyor. Baş ve kıç figürlerinde kullanılan bitkisel bezemeler o kayığın hareme, silah, arma ve kalkanlar ise padişaha ait olduğunun göstergesiymiş.

Saltanat kayıklarının dışında, 17. yüzyıla kadar tarihlenebilen Kadırga, koleksiyonun en eski ve en büyük parçası. 40 m uzunluğunda, 5.70 m genişliğinde Sultan IV. Mehmet (1648-1687) zamanında kullanılmış. 144 kürekçi tarafından çekilen bu kadırga kestane, gürgen, çınar ağaçlarından yapılmış.Fırsatını bulduğunuzda Deniz Müzesi’ni gezmenizi öneririm.

Pazartesi, Kasım 01, 2004

Rahmi Koç Müzesi


Merhaba…Bu ay sizi Hasköy’deki Rahmi M. Koç Müzesi’ne götüreceğim. Müzeye ulaşmak gayet kolay. Bunun için 47 (Eminönü – Alibeyköy), 54 HM (Hasköy – Mecidiyeköy) ya da 54 HT (Hasköy – Taksim) otobüslerini kullanabilirsiniz. Eğer minibüsle gitmek istiyorsanız, o zaman da Şişhane - Alibeyköy minibüslerini kullanacaksınız. Yok eğer özel arabamla gideceğim derseniz tıklayın. Giriş ücretleri yetişkinler için 6,000,000 TL, öğrenciler için 2,000,000 TL. Denizatlıyı da gezmeden gitmeyin derim: yetişkinler 3,000,000 TL ve öğrenciler 2,000,000 TL.

Rahmi Koç Müzesi Türkiye’deki ilk ve tek endüstri ve mühendislikle ilgili müze. İki kısımdan oluşan müzenin binaları da tarihi Hasköy Tersanesi (1861) ve Lengerhane (1703-1730). (Lenger “çapa ve zincir” anlamına gelmekte olup hane ise “ev” anlamına gelmektedir.)
Gezmeye bolca zaman ayırmanızı tavsiye ederim. Girişte elinize tutuşturulan broşür yardımıyla neyi nerede bulacağınızı bilebiliyorsunuz. Su altı dünyasını görebileceğiniz bir bölümden geçerek geziye başlıyor ve ev aletlerinin nasıl çalıştıklarını inceleyebileceğiniz “Ne Nasıl Çalışır” bölümüne geliyorsunuz. Çamaşırın ve bulaşığın nasıl yıkandığını merak edenler için çok güzel şeffaflaştırılmış gerçek makineler var burada. Yine arabaların da nasıl çalıştığını izleyebiliyorsunuz.

Buradan karayolu taşıtlarının bulunduğu bölüme geçi-yorsunuz. Eski model arabalara merak duyanlar için inanılmaz bir cennet diyebilirim. Arabalara pek ilgim olmamasına rağmen ben bile etkilendim. İsteyenler sergilenen arabaların tam listesini görebilirler. Hem karada hem de denizde gidebilen 1957 model Amphicar ayrı bir öneme sahip. Tramvayları ve eski tren vagonlarını görmek de büyük zevk veriyor insana. Motosikletler ve bisikletler de keza öyle…
Eski büyük gemilerin buhar makineleri hem bina içinde hem de avluda sergileniyor. Düğmelerine basarak çalışmalarını izleyebilmek ise harika bir duygu. Ben makinelerin çalışmasını uzun uzun hayranlıkla izlerken, eşimin ve kızımın biraz sıkılmış olduklarını gözlemlemiştim. Eee, ne de olsa serde mühendislik var. :-)

Buraya kadar gelip de denizaltını görmemek olmaz dedik ve tabi ekstra bilet alıp, onu da gezdik. Gezdiren eski bir denizaltı astsubayıydı sanırım. Askerlerin yattıkları ranzaların altında torpidoları görünce bu mekanda kelle koltukta görev yapanlar gözlerimizin önüne geldi. Günümüzdeki denizaltılarda da yer probleminin hâlâ devam ettiğini sanıyorum. Bir de denizaltıcıların boylu poslu insanlar olmaması gerektiğini anladım. :-)

Avlu’da sergilenen gemileri gezdikten sonra tersanedeki son taşıt olan 1940’lardan kalma D3- Dakota’ya çıktık. Bizi karşılayan hostes uçak hakkında bilgi verdi.

Son olarak Lengerhane binasını ziyaret edelim ve orada bulunan iletişim cihazları ile modelleri görelim dedik. Burası cidden çok eski bir bina ve kimi yerler küf kokuyor, fakat gördüğümüz modeller harikaydı. Pek çok makinenin ve taşıtın birebir küçük kopyalarını burada inceleme fırsatını bulduk.Rahmi Koç Müzesi, arkadaşlarınızla ya da ailenizle gezmek ve bilgi edinmek için bulunmaz bir fırsat. Bir an önce zaman ayırıp gezmenizi tavsiye ederim ve bu gezinin size bir şeyler katacağından eminim.

Pazar, Ekim 17, 2004

Beylerbeyi Sarayı


Bir Pazar sabahı bu hafta sonu nereye gidelim diye düşürken, 1. Boğaz Köprüsü’nden geçerken sürekli gördüğümüz, ama bir türlü ziyaret edemediğimiz Beylerbeyi Sarayı aklıma geldi. Eşime ve kızıma “Hadi kalkın, bugün Beylerbeyi Sarayı’na sefer eyleyelim” dedim ve hazırlanmaya başladık.

Beylerbeyi Sarayı’na toplu taşıma araçları ile gitmek isterseniz tutacağınız en kestirme yol, 1. Boğaz Köprüsü’nden geçen bir otobüs ya da dolmuşa binmek ve köprünün Anadolu Yakası ayağındaki Astsubay Durağı’nda inmek. Eğer Anadolu tarafından geliyorsanız, duraktan aşağıya inen yolu tutmanız ve Beylerbeyi/Çengelköy istikametinde sahile doğru inmeniz yeterli. Sahile vardığınızda zaten ilk karşılaştığınız yapı Beylerbeyi Sarayı. Eğer Avrupa yakasından geliyorsanız, bu anlattığım tarife ek olarak E-5’in öbür tarafına geçmek için bir alt geçit kullanacaksınız, o kadar. (Yol tarifi için Kroki üzerine tıklayabilirsiniz.)

Saraya giriş ücreti tam 3,000,000, öğrenci 750,000 TL ve Pazartesi ve Perşembe günleri dışında her gün (tabi biz çalışanlar için yalnızca Pazar günleri) 9:30-16:00 arası gezilebilir. Baharda ve yazın (Mart başından Eylül sonuna kadar) ise 9:30-17:00 arası açık.
Saraya bahçesinden giriyorsunuz ve bahçesi de en az kendisi kadar göz alıcı. Büyük Konstantinus`un diktirdiği bir haçtan dolayı önceleri İstavroz Bahçeleri adıyla anılan Beylerbeyi Bahçeleri`nin güzelliği, bu bölgede Bizanslılar döneminden itibaren görkemli binaların yapılmasına neden olmuş. Yamaçlara doğru setler biçiminde yükselen ve “Set Bahçeleri” adı verilen bu bahçelerde dikkati çeken ilk şey içinde nilüferlerin olduğu çok büyük bir havuz ve bu havuzun çevresindeki köşkler. Bunlar; Sarı Köşk, saltanat atlarının barındığı ahır köşk ve eski saraydan kalan selsebilli (fıskiyeli havuzu olan) Mermer Köşk. Her yerde göremeyeceğiniz uzak doğuya özgü metrelerce uzayan bambuları da bu set bahçelerinde görebilirsiniz. Bunlara ek olarak sahilde iki küçük seyir köşkü de bulunmakta.

Saray’ın tarihçesine de bir bakalım. Burada çeşitli dönemlerin yapılarından sonra II. Mahmut döneminde ahşap bir saray yapılmış, fakat bunun yanmasıyla Sultan Abdülaziz, 1861-1865 yılları arasında bugünkü sarayı yaptırmış. Mimarı Serkis Balyan ve yapımında beş bin işçi çalıştığı biliniyor. Yazlık saray olması nedeniyle sürekli oturulmayan Beylerbeyi Sarayı genellikle yaz aylarında, özellikle de yabancı devlet başkanlarının ağırlanmasında kullanılmış. Sırp Prensi, Karadağ Kralı, İran Şahı, Fransız İmparatoriçesi Eugenie bunlardan bazıları. İstibdat devrinin mimarı Sultan II. Abdülhamit de ömrünün son altı yılını bu sarayda geçirmiş ve burada 1918 yılında ölmüş.

Üç yönden basamaklarla çıkılan sarayda, 6 salon ve 24 oda bulunmakta. Özellikle üst kattaki Havuzlu Salon ve ismini sütunlarının renginden alan Mavi Salon, sarayın en görkemli mekanları. Rutubete ve sıcağa karşı sarayın taban döşemeleri, orijinalleri Mısır'dan getirtilen hasırlarla kaplanmış. Çoğunluğu Hereke yapımı büyük Türk halıları, Bohemya kristal avizeleri, Fransız saatleri, Çin, Japon, Fransız ve Yıldız vazoları görülmeye değer sanat eserlerinin yalnızca bir bölümü. Sarayın ilginç bölümlerinden birisi de devlet sırlarının konuşulduğu ve duvarlarındaki her türlü süslemenin ve gömme mobilyalarının hiçbir yapıştırıcı malzeme kullanılmadan, sadece geçme sistemiyle birleştirildiği, lambrili oda.

Beylerbeyi Sarayı’nı vakit bulduğunuz ilk fırsatta gezip görmenizi tavsiye ediyorum.