Çarşamba, Temmuz 23, 2008

Bilişimci Türkler LinkedIn'deki "Turk IT" Grubunda Buluşuyor!

Bilişimci Türkler aralarındaki ilişkileri güçlendirmek için LinkedIn altındaki "Turk IT" grubunda buluşuyor. Evet, dünyanın her yerindeki bilişimci Türkler birbirleriyle tanışıyor, birbirlerinin bağlantılarından ve deneyimlerinden yararlanıyor.

Grup üyeleri, bilişim sektöründe çalışanlardan ve diğer sektörlerdeki şirketlerin bilişim bölümlerinde görev yapanlardan oluşuyor.

Grubun üye sayısı şu anda 650 kişiye yaklaşıyor. Temmuz 2008 sonu itibariyle 750 kişiye ulaşmasını bekliyorum.

Siz de bir bilişim profesyoneli olarak grubumuza katılmak isterseniz, aşağıdaki bağlantıyı kullanarak başvuruda bulunabilirsiniz:

Pazar, Ağustos 26, 2007

İstanbul Oyuncak Müzesi - Çocukluğunuza bir iki...


Bu pazar çoktandır yapmak istediğimiz bir şeyi yaptık: ailecek Sunay Akın'ın kurmuş olduğu Erenköy'deki İstanbul Oyuncak Müzesini gezdik. Niye mi? Unuttuğumuz çocukluğumuza geri dönmek için tabi...

Sunay Akın'ı kitaplarından, Cumhuriyet Gazetesi'indeki yazılarından ve televizyonda yaptığı programlardan takip ederim. Bu kültür adamı ile Anadolu Aydınlanma Vakfı'nın toplantılarına katıldığım zamanlarda da tanışma fırsatı bulmuş, araştırmacılığına ve olaylar arasında ilişkileri kurma gücüne hayran olmuştum. İşte onun hayallerini yaşama geçirdiği gerçek evine gidiyorduk, nasıl mutlu olmazdım?

“Oyuncak Müzelerini gezerken içimde hep anlaşılmaz, garip bir duygu taşıdım. Neden benim ülkemde oyuncak müzesi yok diye. Bu beni rahatsız etti. Hani istiridyenin içine bir kum taneciği girer, istiridye bundan rahatsızlı duyar ve o kum taneciğini izole etmek için etrafında bir salgıya çevirir ya; hani böylelikle inci oluşur ya… İşte oyuncak müzesi de böyle bir inci. İçime bir kum taneciği girdi ve bu beni rahatsız etmeye başladı. Çünkü bütün uygar ülkelerin oyuncak müzeleri var, o zaman bir salgı ortaya çıkardım ve bu müzeyi kurdum” diyor, Sunay Akın.

Sunay Akın'ın ailesinden kalan Göztepe Köşkü'nün bulunduğu Dr. Zeki Zeren sokağa girdiğimizde, bizi, farklı bir atmosfere dalacağımız haber veren, Kadıköy Belediyesi'nin sokağın iki yanına dikmiş olduğu dev gibi iki zürafa karşıladı.

Köşkün en üst katı ziyarete açık değil, ama illâ çıkıp bakacağım diyorsanız, merdivenin üstündeki tavan iyice alçalıyor; sonra söylemedi demeyin. :-)

Şair 11 yıl boyunca Internet üzerinden ve gezdiği ülkelerden satın aldığı oyuncakları sınıflandırarak ve hikayelerle kurgulandırarak çok güzel bir ortam yaratmış.

Müzenin bodrum katında 50-60 kişilik bir konferans salonu var. Kapalı havalarda içeride, açık havalarda ise bahçesinde çay içebileceğiniz bir çay bahçesi de mevcut.

Eğer bugüne kadar gitmedinizse, atlayın oyuncak arabanıza, otobüsünüze, itfaiye arabanıza; bir an önce ziyaret edin İstanbul Oyuncak Müzesini.


Perşembe, Mart 08, 2007

Dünya Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun




Tüm Kadınların ve Erkeklerin Dünya Kadınlar Günü Kutlu Olsun!

Kadın ve Erkek; biri olmadan diğeri olamayan, birbirini tamamlayan iki unsur.

İşte bu yüzden, erkeklerin de Dünya Kadınlar Günü kutlu olsun

9000 yıl önce günümüzden daha ileride olan kadın erkek eşitliğinin, bir gün yine kurulacağından eminim.

Sevgi ve saygılarımla,

Nurettin Selsil
---------------------------
Piktografın altındaki metin
M.Ö. 7000 TALAS VADİSİ ORTA ASYA PETROGLİFİ

Buğ’a, Hakan’a Tanrı tarafından Budununu yönetme yetkisi verilirken, Bey’in eşi de yanında; Göğün kararını Ök, her ikisine birden, Gün-Ay şahitliğinde, kurdun koruyuculuğunda iletirken; bereketli yıllar için, yılanların çevreye ilanı ile Budu’nun kutsanması.


Petroglif: Yazı öncesi devirlerden kalma sembolik kaya resimleri
Buğ: Başkan
Budun: Kavim
Ök: Tanrı, Gök ve Yönetim
.

Çarşamba, Ocak 31, 2007

IEL'66 mezunu Tayfun Sayar Agabeyimizin Göz Rahatsızlığı

Merhaba,

Yaklaşık 18 senedir 2. tip şeker hastasıyım. Diyetime hiç dikkat etmediğim için (son iki yıl hariç, Doç. Dr. Şehnaz Karadeniz ve Prof. Dr. Temel Yılmaz hocanın önerilerine uyuyorum. Kardeşi de yine bir İEL’leli olan psikiyatrist Tarık Yılmaz, belki de aynı devredensiniz.) 350 civarındaki şeker değerleri ile yaşadım. 2004 Şubat’ında tesadüfi bir göz dibi muayenesinde göz damarlarımda çok ciddi kanamalar tespit edildi. Ancak o anda henüz korkunç derecede net gören bir insandım. Her iki gözüme de ikişer defa lazer tedavisi uygulandı. Görme oranlarım sol göz %30, sağ göz %50 civarına düştü. Bu süreçte İEL’li kardeşim Tunç Ovalı’nın ve Prof. Hasan Erbil’in ilgisini ve tedavisini gördüm. Sonraki aşamada iki gözüme de kortizon iğneleri yapıldı ve görmem %90’a çıktı. 6 ay sonra eskisinden daha az görüyordum. Yeniden iğneler yapıldı, bir faydasını görmedim ve daha iyi gören sağ gözümde şiddetli görme kaybı başladı. Prof. Murat Karaçorlu’ya gittik. “Sağ göz %20 görüyor, onu bir operasyonla %5 daha iyileştirebilirim. Sol göz %10 kadar görüyor, ona yapacak bir şey yok, diyetinize dikkat edin” dedi. Korktum, daha iyi gören gözü de kaybetmeyeyim diye ameliyat olmadım. Görme kaybı devam etti. Sağ gözde katarakt da tespit ettiler. Ameliyatı Prof. Suphi Acar yaptı, lens en iyisinden takıldı, görmede iyileşme olmadı. Ve SSK bünyesinde (ayrıca sürekli muayenehanesine de gidiyorduk) Doç. Dr. Ziya Kapran Hoca’nın tedavisine girdim. Sol gözün %5, sağ gözün %1 gördüğünü, sağ gözün retinasında hem giriş hem de çıkış damarlarında tıkanmalar ve ödem olduğunu söyledi. Bu arada tedavinin en başından beri sürekli olarak anjiyo, OCT ve Murat Hoca da Multifokal ERG ve mikro Perimetri çekimleri yapıldı.

Kortizon iğneleri sırasında kısa bir süre göz tansiyonu sorunu ortaya çıktı ve damlalar kullandım. Daha sonraki ölçümlerde normal değerlerde idi. Ziya Hoca sol göze bir seans, sağ göze aynı günde 2 seans (sol göze 450, sağ göze yaklaşık 1000 -1200 atım gibi saydım) lazer yaptı. Ve bu sefer sağ gözde ameliyat anestezisi yapıldığı halde çok acı çektim. Öncekilerde olmamıştı. Ve 6 ay arayla sol göze 2 defa arka kısmından (yanılmıyorsam supremum bir kelime geçti) kortizon iğnesi yapıldı. Sağ gözden ise ümidi kestiler bir şey yapmıyorlar. Lazerlerden sonra görmemde bir miktar daha azalma oldu. Ve artık hiçbir şey yaptırmıyorum. Sadece diyetime dikkat etmeye çalışıyorum ve dünyadaki araştırmalardan medet umuyorum. Örneğin, kök hücre tedavisi ve çip yerleştirerek görme sağlanması gibi. Tabiî ki araç kullanamıyorum, gazetelerin manşet yazılarını bile okuyamıyorum. 87 ekran bir televizyonun 50 cm önünde oturduğumda fazla hareketli olmayan bir filmi izleyebiliyorum. Ancak bazen çok iyi tanıdığım artistleri bile çıkartamıyorum. Etrafımdaki insanlar koyu renk (ama kahverengi mi siyah mı lacivert mi) ya da açık renk giyinmiş. Kırmızı ve mavileri 2 mt yakınımda anlayabiliyorum. Ekrana sadece sağ gözümle baktığımda ekranın ışığını ve hareket eden gölgeler görüyorum. Sadece sol gözle ise olayları izleyebiliyorum. 1 mt uzağa çekildiğimde ise artistin sakallı mı sakalsız mı olduğunu artık ayırt edemiyorum. Ekranın renklerinin çok güzel olduğunu söylüyorlar ancak ben her şeyi eski zamanların renkleri solmuş Türk filmleri gibi algılıyorum.

ŞU ANDA SİZLERDEN İSTEDİĞİM YARDIM, DÜNYADAKİ GELİŞMELERİ TAKİP ETTİĞİNİZİ BİLİYORUM, BENİMLE İLGİLİ YARARLANABİLECEĞİM GELİŞMELER VE TÜRKİYE'DE BU GELİŞMELERİ UYGULAYAN MERKEZ YA DA HOCALAR OLURSA BUNLARDAN HABERDAR ETMENİZ.

Uzattığın yardım eline çok çok teşekkür ederim.

Sevgiler,
Tayfun SAYAR

Salı, Ocak 24, 2006

Kitap / Google Hikayesi


Geçtiğimiz günlerde Google Hikayesi adlı kitabı okudum. Ağ tarayıcımda ana sayfam olan ve her gün onlarca kez başvurduğum bu sitenin hayatıma bu kadar girmişliği ortadayken, kitabın piyasaya çıktığını görüp almamak olmazdı. Hem işte, hem de özel yaşantımda sayısız faydasını gördüğüm şu Google nasıl kurulmuş, ne gibi evrelerden geçmiş, hangi zorlukları aşmış öğrenmek istiyordum.

Öncelikle kitap hakkındaki genel bilgileri vereyim:

Yazarı, Washington Post'un Pulitzer ödüllü muhabirlerinden David A. Vise.
Meşhur "Saldırı Planı" kitabına yaptığı araştırmalarla katkıda bulunan Mark Malseed, bu kitapta da katkıda bulunmuş.
Google Hikayesi Koridor Yayınları'ndan çıktı.
Ederi 16 YTL, ama Internet üzerinden almak isterseniz daha ucuza geliyor, tabi belli bir değerin üzerinde sipariş verirseniz kargo ücretini kitapevinin ödediği durumlarda. :-)
408 sayfa çok hızlı okunabiliyor... Bunda metnin edebi bir metin olmaması etken. Çevirmenin (Gökçe Köse) pek de başarılı olduğu söylenemez, ama "bu ne rezalet dedirtecek" kadar da başarısız değil. Ne de olsa daha 1983 doğumlu ve ileride daha iyi çeviriler yapacağından eminim.

Gelelim kitabın içeriğine:

Kurucuları Larry Page ve Sergey Brin'in Stanford Üniversitesi'nde bilgisayar bilimleri üzerine doktora yaparlarken kullandıkları odada arama motorlarını yetersiz bulmalarıyla 1998 yılında başlıyor Google Hikayesi. Sonra ne mi oluyor? Şu kısacık zamanda, Microsoft'un ve Yahoo'nun korkulu rüyası dev bir şirket haline dönüşüyor. Wallstreet'de en şaşalı halka arzı yaşayan şirket de Google.

Google'ın adının nereden geldiğini merak edenler için bu sözcüğün doğru yazılışı olan "Googol" 1 rakamının ardına 100 tane sıfır koyduğunuzda elde edeceğiniz sayı demek; yani 10 üzeri 100! Google'cı Çocuklar istemeden yanlış yazmışlar kurdukları sitenin adını ve öylece kalmış.

1974 doğumlu Larry ve Sergey'in zekalarına ve doğru bildikleri yolda gitme azimlerine şapka çıkartmak gerekiyor. "ŞEYTANLIK YAPMA!" felsefesini güderek kurmuş oldukları sistem, 100,000'den fazla PC'yi bir ağ yapısı içinde kullanarak günde milyarlarca aramaya yanıt veriyor, hem de bunu çok iyi yapıyor. Çünkü Larry Page'in bulmuş ve ismini de vermiş olduğu Page Rank metodu, başka sayfalarda daha çok referans verilmiş sayfaları diğerlerinden öne çıkararak, aranan bilgiye daha kolay ulaşılmasını sağlıyor. Eğer web sitenizi Google'da üst sıralara çıkartmak istiyorsanız, çok tıklanan web sitelerinin sizin web sitenize yeterince bağlantı vermeleri gerekiyor. Detaylı bilgi için Google Teknoloji sayfasına bakabilirsiniz.

Bu arada Google'ın yegane gelirinin arama sayfalarının sol kenarında çıkan reklamlar olduğunu ve reklam verenlerin tıklama başına Google para ödediklerini de eklemek gerekiyor. Aradığımız sözcükler ise AdWords adı verilen sistemle web siteleri ile eşleştiriliyor. Reklam verenler anahtar sözcükler için sözcük borsasında değer belirliyorlar. Listeye girmeye hak kazananların da en çok tıklananı en üste çıkıyor.

Gelecekte belli başlı üniversite kütüphanelerindeki milyonlarca kitabı sayısallaştırıp üzerlerinde arama yapmamızı sağlayacak ve insanların genetik kodlarını googlamalarına olanak tanıyacak bu ikilinin dikkatle izlenmesi gerekiyor.

Son olarak, GLAT sorularını yanıtlayarak, matematik, bilgisayarlar ve Google kültürü hakkında bildiklerinizi sınayabileceğinizi de söylemek istiyorum.

Perşembe, Ocak 12, 2006

Ayakkabı fikri nasıl doğmuş?

Antik bir Hint masalı vardır, çok eski ama çok büyük bir öneme sahip bir öyküdür.

Çok büyük ama aptal bir kral sert zeminin ayağını acıttığını söyleyip tüm krallığın sığır derisiyle kaplanmasını emretmiş. Ancak sarayın soytarısı bilge bir adammış ve bu fikre kahkahalarla gülmüş.
Demiş ki: "Kralın fikri en basitinden komik."
Kral ise buna çok kızmış ve soytarıya demiş ki: "Bana daha iyi bir seçenek göster, yoksa öldürüleceksin!"

Soytarı, "Efendim küçük bir sığır derisi parçasını kesip ayağınızı kaplayın" demiş ve ayakkabılar bu şekilde doğmuş.

Bütün dünyayı sığır derisiyle kaplamaya gerek yok. Sadece ayağını kaplamak, tüm dünyayı kaplar. Hint felsefesine göre bilgeliğin başlangıcı budur. Herkesi değiştirmeye çalışmak yerine kendimizi değiştirmeye ve geliştirmeye çalışmak daha doğru olsa gerek. Sizce de öyle değil mi?

Sevgili Ekrem Ülkü'ye teşekkürlerimle...

Cuma, Aralık 30, 2005

Yeni Yılınız Kutlu Olsun...


Değerli Dostlarım,

2005 bitiyor, 2006’ya giriyoruz. Dünya için girilen yeni yılın pek de özel bir tarafı yok.
O, bundan önce aşağı yukarı 4,550,000,000 kere yeni yıla girdi. Bugünkü insan 150,000 yıl önce dünya üzerinde göründüğüne göre, 4,549,850,000 yıl (yani yaşamının %99,997’sinde) güneş etrafında insansız dönüp duran bir dünyamız var. Dünyanın yaşını 24 saat varsayarsak, insanımsılar son iki dakikada ortaya çıktılar, bugünkü insansa son üç saniyeden biraz önce.

Yaşlı gezegenimiz bizle ya da bizsiz milyarlarca kere yeni yıla girdi ve bizle ya da bizsiz milyarlarca yeni yıla daha girecek. Evren için de dünyanın girdiği yeni yılın pek özel bir tarafı yok. Tahminen 10.000.000.000.000.000 gezegen, yıldızlarının etrafında dönüşlerini tamamlayıp, bir sonraki dönüşlerine geçip duruyor. Dünyamız bunlardan sadece bir tanesi...

Peki bu kadar sıradan bir olayı, bu kadar özel kılan nedir?

Herhalde insanın, kendini yenileyen doğa gibi yenilenmek, yeniden doğmak, belki de ölümsüzlüğü yakalamak isteyişidir. Babil’de M.Ö. 2000’li yıllarda kutlanmaya başlanan yeni yıl, her kış ölüm uykusuna dalan ve baharda yeniden doğan doğaya sunulan bir övgüydü.

Biraz da geçmişten ders alıp, geleceğe umutla bakma isteği olsa gerek bu kutlamalarda. Tarih bilinci olan tek canlı insan olduğuna göre bu da normal.

Ama aslolan, evrendeki biricik evimiz dünyanın güneş etrafındaki dönüşünü idrakle, bizim de evrenin bir parçası olduğumuzu kavramamız. Peki, eğer evrenin bir parçasıysak, hangi parçasıyız.

Şeyh Galip diyor ki:

Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen

Yani; “Kendine bir hoşça bak; alemin özüsün sen
Varlıkların gözbebeği olan insansın sen

Galaksimizin ortasında, bizden 26,000 ışık yılı uzakta, güneşin 2,000,000 katı kütlede, her şeyi yutan bir kara delik (Sgr A*) var; aynı gözümüzün ortasındaki tüm ışınları yutan gözbebeğimiz gibi...

Hepimiz, kendimizi bilme yolculuğuna çıkmış evrenin gözbebekleriyiz ve dilerim bu yıl çıktığımız bu yolculukta her zamankinden daha çok yol alırız.

Sevgilerimle,

Nurettin Selsil

Pazar, Ağustos 28, 2005

Haydarpaşa Garı



İstanbul’un Anadolu ve orta doğuya açılan ilk kapısı (garı) olan Haydarpaşa Gar binası inşaatına devrin Osmanlı padişahı II. Abdülhamit (1842–1918) döneminde 30 Mayıs 1906 tarihinde başlanmış ve 19 Ağustos 1908’de tamamlanarak hizmete girmiştir.

Binanın inşaatı Alman Anadolu Bağdat Topluluğu tarafından Alman mimarlar Otto Richter ve Helmuth Cuno’nun projeleri ile gerçekleştirilmiştir. Şirketin Genel Müdürü Bay Hünken’in teşebbüsü ile garın önüne bir mendirek inşa edilmiş, Anadolu’dan gelen ve Anadolu’ya gidecek vagonlar için ticari eşya yükleme ve boşaltma tesisleri ve silolar yapılmıştır. Binanın inşaatında Türk ve Alman ustalarla birlikte İtalyan taş ustaları da çalışmıştır. Gar binası başlangıçta 2.525 m2 alana kurulmuş ve bugünkü kapalı kısımları ile birlikte 3836 m2’lik bir alana yayılmıştır. Binanın mimari yapısı neo-klasik Alman mimarisi stilindedir. Her biri 21 metre uzunluğunda 1.100 adet suya karşı dayanıklı ahşap kazık üzerine inşa edilmiş ve bu kazıklar buharlı şahmerdan ile çakılmıştır. İnşaatta 2.500 m3 letke taşı, 1.300 m3 beton, 1.140 ton demir, 500 m3 kereste, 19.000 m sert ağaç ve 6.200 m2 arduvas çatı kaplaması kullanılmıştır. I. Dünya Savaşı’nda Anadolu’ya sevk edilmek üzere gar binasında depolanan cephaneler 6 Eylül 1917 günü yapılan bir sabotaj sonucu infilak ederek muazzam bir yangın çıkmıştır. Gar binası yangını ile birlikte garda harekete hazır bekleyen ve gara girmekte olan cephane ve asker dolu çok sayıda vagon da bu arada yok olmuş, binanın çatısı imha olmuş ve diğer bölümleri de hasara uğramıştır.

Akabinde yapılan bazı onarım ve değişikliklerle gar binası ve çatısı bugünkü görünümünü almıştır. 15 Kasım 1979 tarihinde ise Haydarpaşa mendireğinin biraz açığında akaryakıt yüklü “Independenta” adlı tankerin bir başka gemi ile çarpışması sonucu meydana gelen patlamada O. Linnemann tarafından gerçekleştirilmiş olan çok değerli kurşunlu vitraylar hasara uğramış ve bu olaydan sonra derhal aslına uygun olarak onarılmıştır.

Hizmete açıldığından beri çok büyük çapta bir yenileme (restorasyon) geçirmemiş olan gar binası Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) yetkililerince eski eseri koruma ve kurtarma çabasında gösterdikleri teşebbüs sonucu 1976 yılında geniş çapta onarıma alınarak, 1983 yılı sonunda dört dış cephe ile iki kulenin restorasyonu tamamlanmıştır.

Kaynak: Haydarpaşa Garı’ndaki garın tarihçesini anlatan levha

Cumartesi, Ağustos 13, 2005

MP3 Çalarlar, Flash Diskler (Bellekler)

Gün geçtikçe yaygınlaşan ve çoluk çocuk herkesin kulağında gördüğümüz MP3 çalarları inceliyoruz bu ay. En popüler müzik dosyası formatlarından biri olan MP3, bilgisayar ortamında müzik parçalarının paylaşımına olanak vermesi açısından son yıllarda herkes tarafından tanındı ve sevildi. Daha önceleri sadece bilgisayardan dinlenebilen MP3 dosyaları, artık müzik setlerin tarafından da destekleniyor. Peki, bir yere giderken müzik dinlemek istiyorsak, bilgisayarımızı ya da müzik setimizi de yanımızda mı taşıyacağız?

İşte bu durumda devreye ufacık cihazlar olan MP3 çalarlar (MP3 player da deniyor :-) devreye giriyor. Birçok firma tarafından üretilen bu cihazların birbirinden ayrılan pek fazla özellikleri yok. Kapasite, yani içine kaç müzik parçası koyabileceğiniz fiyatı belirleyen en temel etken. 128 MB, 256 MB, 512 MB veya 1024 MB (yani 1 GB) olanları var. MP3 formatındaki bir parçanın ortalama 3–4 MB olduğunu düşünürseniz, 128 MB’lık bir MP3 çaların içine 30–40 şarkı sığdırabilirsiniz. 1 GB kapasiteli olanaysa 250–300 tane parçayı kaydedebilirsiniz. Radyo dinleme, radyodan kayıt yapma ve ses kaydetme gibi ikincil özellikler de seçeceğiniz cihazı belirlemenizde yardımcı olabilir. Eğer bu konuda hatırı sayılır miktarda harcama yapabilecekseniz Apple’ın iPod’larını düşünebilirsiniz. 60 GB’a kadar çıkabilen bu cihazlara artık kaç tane şarkı doldurabilirsiniz, bu kadar şarkıyı yanınızda niye taşırsınız, orasını siz hesaplar ve düşünürsünüz.

Tabi bu MP3 çalarları sadece dosya kaydetmek için de kullanabilirsiniz. Evinizden işinize, işinizden evinize çalışacağınız dosyalarınızı illaki e-posta ile atıp, sonra da indirmek için uğraşmanıza gerek kalmaz.
Eğer niyetiniz sadece dosya taşımaksa, o zaman sadece bu amaca hizmet eden, öyle MP3 çalar, radyo, ses kaydı gibi alengirli özelliklere sahip olmayan basit flash diskler de kullanabilirsiniz. Boyutça daha ufak olan bu cihazların fiyatları da MP3 çalarlara oranla oldukça hesaplı.
Her iki tip cihazın da PC’ye bağlantı şekilleri üzerine de bir şeyler söylemek gerek. USB bağlantısını kullanan tüm cihazlar için iki tip standart mevcut: USB 1.1 ve ona nazaran daha hızlı olan USB 2.0. USB 2.0 doğal olarak daha hızlı veri aktarıyor, ama bu standardı desteklemeyen bilgisayarlar için USB 1.1 hızında da çalışıyor. Yani bilgisayarınız biraz eski bir modelse ve sadece USB 1.1 standardını destekliyorsa dert etmenize gerek yok.

Son olarak, markalı ürünlerin tercih edilmesinin satın alınan malın kalitesi açısından faydalı olabileceğini de hatırlatalım. Müzik dinleyeceklere iyi eğlenceler, eve iş götüreceklere de iyi çalışmalar diliyorum. :-)

Çarşamba, Ağustos 10, 2005

Yalıkavak (Bodrum)


Eğer benim gibi altı yıldır yazları Marmara Bölgesi’nden daha aşağıya uğramamışsanız, Güney’e inmek sizin için de farklı olabilir. Bu düşünceyle tatil için, eski bir okul arkadaşımın da yerleşmeyi seçmiş olduğu Bodrum Yalıkavak’ı gözümüze kestirdik. Cuma akşamından yola çıktık ve 12-13 saatlik bir otobüs yolculuğu sonucu Yalıkavak’a vardık. Siz isterseniz uçakla Bodrum Havaalanı’na gidebilir, ortadan da Bodrum’a ve çevre köylerine ulaşabilirsiniz; yalnız bunun için tatile çıkacağınız tarihi epey önceden bilmeniz ve gideceğiniz uçakta yer ayırtmanız gerekiyor, zira bir iki hafta kala yer bulmak neredeyse olanaksız.

Eski bir balıkçı kasabası olan Yalıkavak, Bodrum yarımadasının kuzeybatısında, Gümüşlük ve Türkbükü arasındaki bir koyda yer alıyor. Rüzgârın neredeyse hiç eksilmediği koy Bodrum’un yakıcı sıcağına karşı bir nevi alternatif oluşturuyor. Yel değirmenleri yörenin sembolü ve yeni restore edilmiş bir tanesi kıyıda, restore edilmeyi bekleyen üç tanesi ise Bodrum’dan Yalıkavak’a gelirken tepelerde gözünüze çarpıyor.

Bembeyaz evleri saran mor begonvilleri ve sahildeki okaliptüs ağaçlarını saymazsak, Yalıkavak Bodrum yarımadasının genel karakterine uygun bir şekilde fazla yeşil değil. Hatta merkezden denize girerken koyun ucunu oluşturan iki tepe tamamen ağaçsız ve neredeyse dünya dışı bir görünüm oluşturuyor. Kısa bir süre içinde yerleşimin Bodrum çevresindeki kalabalık diğer köylere benzeyeceği düşünülürse, Yalıkavak’ı görmek isteyenlerin bir an önce gitmesini tavsiye ederim.

Sahile paralel bir caddede sağlı sollu dükkân ve restoranların yer aldığı çarşının üzeri hasırlarla kaplı ve konserlerin verilmeye başlandığı meydana varıyor. Dönerden, balığa, işkembe çorbasından ev yemeklerine kadar her türlü yiyeceği bulabileceğiniz restoranlarda kesenize göre öğle ve akşam yemeklerinizi yiyebilirsiniz. Pazar, Perşembe günleri kuruluyor ve yörede yetiştirilen sebze ve meyveyi bulmak mümkün.

Bu arada meyve olarak en fazla mandalina yetiştirildiğini de söylemek gerek. Sahilin batı tarafında teknelerin demirlediği Port Bodrum Yalıkavak var. Lüks bir tatil köyünün verdiği hizmetleri de sunan marinada alış veriş yapabileceğiniz tek büyük mağaza olan Migros da bulunuyor.

Sahilden kalkan teknelerle koyun kuzeyine veya güneyine günübirlik geziler yapabilir, mola verdiğiniz koylarda denize girebilir ve çevreyi keşfedebilirsiniz. Yalıkavak’ın tepelerinde terk edilmiş eski bir köy olan Sandima’yı da görmelisiniz. Köyde yaşayanlar sadece Dayı lakaplı İbrahim Akın ve İstanbul’dan tası tarağı toplayıp eski bir evi restore ettikten sonra sanat atölyesine çeviren biri heykeltıraş diğeri ressam bir çift.

Yalıkavak Bordum’a 20 km ve minibüsle en fazla 20-25 dakika uzaklıkta. Akşamları eğlenmek isteyenler Bodrum’a rahatlıkla inebilir ve gece geç saatlerde dönebilir. Tabi Bodrum’un tarihi zenginliklerini görmek isteyenler için de kısa bir mesafe bu.

Bodrum’a gidip de İngilizlerin kendi ülkelerine götürüp sergiledikleri antik dünyanın 7 harikasından biri sayılan Mausoleon tapınağının yerini (maalesef sadece yerini) görmeden olmaz. Templair şövalyelerinden kalan Bodrum Kalesi de Mousoleon kadar olmasa da ünlü ve içindeki sualtı arkeoloji müzesi ile görülmeye değer. En az 2-3 saatinizi ayırmayı göze almadan gitmeyin derim.

Şehrin antik tiyatrosu Turkcell tarafından restore ediliyor ve konserlere ev sahipliği yapıyor. Turistik amaçlı gezmek istediğimizi öğrendiklerinde görevlilerin ve çevredekilerin şaşkınlık yaşadıklarını ifade etmeliyim. Son olarak, sanat müziğini seviyorsanız, Zeki Müren’in müze evini gezmeyi unutmayın, derim.

Pazar, Ağustos 07, 2005

4000 Yıllık Bir Oyun "Go"




Satranç bir strateji oyunudur. Go da bir strateji oyunundur. Bununla birlikte Go satranca benzemez. Go yaklaşık 4000 yıllık geçmişe sahip bir Uzakdoğu oyunudur. Yapı olarak çok basittir, fakat bu basitlik birçok olayda olduğu gibi büyük bir karmaşayı gizler.

Oyunda tabloya sıra ile taş konulur, taşlar hareketsiz ve eşdeğerdir. Fakat birbirleri arasındaki stratejik konum oyunun yapısını belirler.

Bir go oyuncusu tabloda gerçek hayatı yaşar. Yapılmış hamleler anılar gibidir; hatalar değiştirilemez ve oyun boyunca ayağınıza bağ olur. Hamle yaşanan andır; acı çekersiniz, mutlu olur ve hayatta kalabilmek ya da rakibi yok edebilmek için çalışırsınız. Gelecek ise düşündüğünüz hamlelerdedir.

Oyunun görüntüdeki basitliği ile, içine girildiğinde karşılaşılan karmaşa tamamen zıttır. Profesyonel go oyuncularının çoğu ülser ya da kalp hastası olmaları; bir turnuva maçının 3-4 günlük aralarla sürdürülmesi herhalde gözünüzde bir şeyler canlandıracaktır.

Tablo üzerindeki taşların toplu halde kaybedilmesi mümkündür. Dikkatli bir göz, iyi bir taktik ise en umutsuz durumları zafere çevirebilir. Zafer ile yenilgi arasındaki bu sık ve ani dönüşümler oyunun heyecan düzeyini sürekli dorukta tutar. Kimi yeni başlayanlar oyunun sonunu tabloyu rakibin kafasına indirerek belirleyebilirler. Sanırız bu sebepten dolayıdır ki geleneksel go tahtaları kaldırılamayacak kadar ağır tahta bloklardan üretilir.

Go, üzerinde dikey ve yatay kesişen çizgilerden oluşan bir kare tahta üzerinde oynanır. Go tahtası boyutları 9x9, 13x13 ya da 19x19 çizgidir; 19x19 ise resmi turnuva boyutudur.

Aşağıda GO oyunun başlıca kurallarını görebilirsiniz.

Şk.1’de geçerli hamleler gösterilmiştir. Go oyununda hamleler çizgilerin kesişim noktalarına yapılır. Bu satranç ve dama gibi alışıla gelmiş diğer oyunlardan farklıdır. Go oyununda ilk hamleyi siyah yapar. Diğer bir geçerli hamle de pas'dır. İki oyuncu da pas geçtiğinde oyun biter.

Karşı oyuncunun bir veya birkaç taşını hareket edemeyecek şekilde çevreleyip hapsederek söz konusu taşları alabilirsiniz. (Şk.1) Tahtanın başka bir yerinde avantaj sağlamak için bir, iki taşın feda edildiği çok sayıda durum vardır.

Go'da amaç, tahta üzerinde rakibinizden daha fazla alan kazanmaktır. Bu kazanılan alan tahta üzerine yerleştirilen taşlarınız, artı tahta üzerine tehlikesizce yerleştirilebilecek olan taşlardır, örneğin sizin çizdiğiniz duvarın içi. Şk.2 bir bitmiş oyunu gösteriyor. Bu oyunun sonucu: siyahın tahta üzerinde 11 taşı var ve kendi duvarlarının içine 16 taş ekleyebilir, beyazın ise tahtada 11 taşı var ve 11 taşını kendi duvarının içine ekleyebilir, böylelikle sonuç puan 11 + 16 – 11 + 11 eşittir 5 puan siyah için. Siyah bu oyunu almıştır.

Bunların dışında aynı hamlelerin tekrarlanmasını engelleyen Ko kuralı ve oyuna başlayan tarafın elde edeceği avantajı ortadan kaldırmak için beyaza verilen ekstra puan anlamına gelen Komi kuralı da unutulmamalıdır.

Cuma, Ağustos 05, 2005

Balon

Hoşuma giden bir başka hikayeciği daha paylaşmak istiyorum. Balona binmeyi çok isteyen bir kişi nihayet böyle bir fırsat bulur. Am a şanssızlık o ki bir fırtına çıkar ve balonu sürükler. Bütün gece mücadele ettikten sonra sabah güneş çıkar ve fırtına durur. Adam yükseklerde, göz alabildiğince uzanan bir ovanın üzerindedir. Aşağıda sadece ince bir yol ve yürüyen tek kişi vardır. Adam heyecanla seslenir: – Hey arkadaş, bakar mısın? – Aa n’apıyorsun orada? – Sen benim n’aptığımı bırak, bana söyle ben neredeyim? – Balondasın. – Balon nerede? – Havada. – Yani coğrafi olarak neredeyim? – Yani enlem ve boylam olarak mı söyleyeyim? – Yok, canım onu n’apim? – Peki, ne bilmek istiyorsun? – Yaa, ne bileyim; mesela ben şimdi nereye gidiyorum? – Ha onu rüzgâr bilir. – Yok, öyle değil, yani acaba beni buradan kim indirir? – Balonun sepetinden kendin de inebilirsin. – Yaa kardeşim sen ne anlamaz adamsın, ben kayboldum, yere inmek ve evime gitmek istiyorum. – Ha öyle söylesene, herkes dünden beri seni arıyor. Ben şimdi telefon eder onları çağırırım, inmene yardımcı olurlar. 

Kıssadan Hisse: Kısır sorular zaman kaybettirir. Sormak istediğimiz şeyi uzatmadan ve özet bir şekilde sorarsak, hedefe daha kolay varırız. 

Kaynak: ÖMer Eğitimleri

Çarşamba, Ağustos 03, 2005

Domuz

Çok hoşuma giden bir hikayeciği sizlerle paylaşmak istiyorum... Adamın biri çok iyi araba kullanırmış ve fırsat buldukça spor arabasına atlar, şehir dışındaki dönemeçli yolda sürat yaparmış. Yine bir gün böyle araba kullanırken uzaktan bir araba geldiğini görmüş. Araba yaklaştıkça kendi şeridine girmiş ve tam üzerine gelmeye başlamış. Tam çarpışacakken, karşıdan gelen araçtan başını çıkaran bir kadın adama “domuz” diye bağırmış. Adam da derhal korna çalıp “inek” diye cevap vermiş, fakat çok sinirlenmiş. Kadın hem suçlu, hem de güçlü imiş. Şerit değiştirip üzerine gelen ve domuz diye bağıran oymuş. Her neyse, cevabını yapıştırdığı için mutlu bir şekilde bir dönemece girmiş ve girmesiyle birlikte bir domuza çarpış. Meğer kadının niyeti hakaret etmek değil, biraz önce kendi önüne çıkan ve zor kurtulduğu domuzu diğer sürücüye haber vermekmiş. 

Kıssadan Hisse: Her şey göründüğü gibi olmayabilir. Görünenin ardından yatan önemlidir, görüntü değil. Bir konuda bir yargıya varmadan önce tüm seçenekleri değerlendirdiğimizden emin olmalıyız. Ne diyor bir düşünür: “Yargılamayınız ki, yargılanmayasınız!” 

Kaynak: ÖMer Eğitimleri

Pazartesi, Temmuz 11, 2005

Doğru Sorular Sormak

Bana bu hikayeyi anlatan Sevgili Orhan Tuncay'a teşekkürlerimle...

Bir öğretmen öğrencisine bir ders vermek için şöyle bir soru yöneltmiş: “Bir bacadan iki kişi düşmüş: biri pis, biri temiz. Hangisi yıkanmaya gider?”

Öğrenci “tabi ki pis olan yıkanmaya gider", diye yanıtlamış.

Öğretmen “bilemedin” demiş. “Pis olan temiz olanı görür ve kendisinin de temiz olduğunu sandığından yıkanmaya gitmez. Temiz olan pis olanı görür ve kendisinin de pis olduğunu sandığından yıkanmaya gider.”

Öğrenci şaşırmış ve “bunu neden düşünemedim?” demiş.

Öğretmen “bir kere daha soruyorum” demiş. “Bir bacadan iki kişi düşmüş: biri pis, biri temiz. Hangisi yıkanmaya gider?”

Öğrenci “Pis olan temiz olanı görür ve kendisinin de temiz olduğunu sandığından yıkanmaya gitmez. Temiz olan pis olanı görür ve kendisinin de pis olduğunu sandığından yıkanmaya gider.” diye yanıtlamış bu sefer.

Öğretmen “yine bilemedin” demiş. Öğrenci şaşırmış ve “nasıl olur?” diye sormuş.

Öğretmen “Temiz olan odada bulunan aynaya bakar ve temiz olduğunu anlar, o yıkanmaz fakat pis olan aynaya bakar ve pis olduğunu anlar; o gider yıkanır” demiş.

Öğrenci itiraz etmiş ve “Bana odada ayna olduğunu söylememiştiniz ki!” demiş.

Öğretmen “bütün olasılıkları göz önünde bulundurmak gerek” diye yanıtlamış onu ve öğrenci bu yanıtı kabul etmek zorunda kalmış.

Öğretmen “son kez soruyorum” demiş. “Bir bacadan iki kişi düşmüş: biri pis, biri temiz. Hangisi yıkanmaya gider?”

Öğrenci, artık tüm olasılıkları bildiğinden emin bir şekilde: “Eğer odada ayna bulunmuyorsa, pis olan temiz olanı görür ve kendisinin de temiz olduğunu sandığından yıkanmaya gitmez. Temiz olan pis olanı görür ve kendisinin de pis olduğunu sandığından yıkanmaya gider. Eğer odada bir ayna bulunuyorsa, temiz olan odada bulunan aynaya bakar ve temiz olduğunu anlar ve yıkanmaz, fakat pis olan aynaya bakar ve pis olduğunu anlar; o gider yıkanır” demiş.

Öğretmen “yine bilemedin” diyerek son dersini vermiş öğrencisine. “Eğer bir bacadan iki kişi düşerse, nasıl biri pis olur da diğeri temiz kalır? İkisi de pislenir. Önemli olan doğru soruları sorabilmektir. Yanlış sorulara verilen yanıtlar ne kadar doğru gözükseler de yanlıştır.”

Perşembe, Temmuz 07, 2005

Anibal’in Filleri Rhoné Nehri’nden Geçirmesi


Kartacalı ([1]) General Anibal Barca’nın (M.Ö. 247 – 183), II. Pön Savaşı (M.Ö. 218 – 202) sırasında 35,000 asker (bazı kaynaklarda 40,000, bazılarında da 30,000), binlerce at ve 38 filden oluşan ordusunu Alper üzerinden Fransa’dan İtalya’ya geçirmesi, askeri lojistiğin tarihçesinde önemli bir kilometre taşıdır. Kapak resminde fillerin Fransa’daki Rhoné Nehri’nden sallar üzerinde geçirilişi görülmektedir. Bu geçiş için ayrıca ahşap iskeleler de yapılmıştır.

Kartaca, M.Ö. 814 – 813 yıllarında Lübnan’ın Sur (Tyre) kentinden gelen Finikeli göçmenler tarafından kurulmuş ve zamanla çıkarları o dönemin en büyük gücü olan Roma İmparatorluğu ile çelişen büyük bir ticaret imparatorluğu haline gelmiştir. Anibal bu imparatorluğun son dönemlerindeki önemli komutanlarından biridir.

Anibal II. Roma’yı almak için sefere çıkmadan önce geçeceği güzergâhı ve yöre halkları hakkında bilgi toplamaları için haberciler gönderdi. Yöre halklarının nüfusu, savaş güçleri ve Roma’ya olan düşmanlıkları da edinmek istediği bilgilerdendi. Gerekli bilgileri topladıktan ve hazırlıkları yaptıktan sonra İspanya (Ebro), Fransa, Pireneler, Akdeniz kıyısı yoluyla Güney Fransa, Rhoné Nehri, Alpler rotasını izleyerek İtalya’ya vardı. Roma’yı almak için ek kuvvetlere ihtiyacı olduğunu düşünerek Kartaca’dan destek gelmesi için haber gönderip beklemeye başladı. Bu sırada Roma orduları Kartaca’ya saldırdılar ve Anibal Kartaca’ya geri dönmek zorunda kaldı. Roma savaşı kazandı ve Kartaca bir daha Roma İmparatorluğu’na kafa tutacak gücü hiç bulamadı. Anibal Kartaca’dan yanındaki askerleriyle beraber Anadolu’ya kaçtı. Bithynia kralı Prusias ona Uludağ eteklerinden yerleşmesi için yer gösterdi. O da kurduğu şehri Prusias’a ithaf ederek adını Prusia koydu. Bursa’nın adı Prusia’dan gelmektedir. Kral Prusias Anibal’e yurt verdiği için Romalılar ile arasının bozulacağını düşünerek onu Romalılara teslim etmeye karar verdi. Bunu öğrenen Hannibal, kılık değiştirerek, Prusia'dan ayrıldı. Bir sandalla karşı kıyıya ulaşmaya çalıştı. Ümitsizliğe kapılıp, yüzüğündeki zehri içerek yaşamına son verdi.

“Ya bir yol buluruz, ya bir yol yaparız” sözüyle ünlü, bir askeri lojistik dehası olarak kabul edilen Anibal’in prensipleri bugün modern ordular tarafından da kullanılmaktadır. Askeri lojistik özgün ve geçici yapısıyla proje mantığı üzerine kuruludur ve Anibal’in seferi askeri proje lojistiğine güzel bir örnek teşkil etmektedir. Sabit miktardaki kaynaklar, kısıtlı zaman, fiziksel engeller, askerlerin değişik kökenlerden gelmesi nedeniyle farklı seviyelerdeki sadakati, yönetilen lojistik projenin çözülmesi gereken problemleridir. Anibal bu problemleri planlama, saha mühendisliği, hızlı hareket, periyodik yeniden tedarik ve askerler, atlar ve fillerden oluşan ordusunu dikkatle gözlemesi sayesinde aşmıştır.

Kaynaklar: Britannica Ansiklopedisi, http://www.barca.fsnet.co.uk/, http://encarta.msn.com

[1] Eski Kartaca şehri bugün Tunus’un Akdeniz kıyısında yer almaktadır.

Cuma, Temmuz 01, 2005

Şatranc-ı Urefa (Ariflerin Satrancı)





Bir tasavvufu oyunu olan Şatranc-ı Urefa'nın, yani Ariflerin Satrancı'nın ünlü İslam mutasavvıfı Muhiddin Arabî (1165 – 1240) ya da Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi (1351 – 1422) tarafından icat edildiği varsa­yılmaktadır. Oyunu tasar­layan kişi­nin öğrencilerine insanın yaşadığı, geçirdiği çeşitli halleri / yaşantıları ve idrak seviyelerini öğretmeyi amaçla­dığı düşünülmektedir.


Şatranc-ı Urefa tek bir zar ve oyuncu sayısı kadar piyonla Kızma Birader oyununa benzer şekilde oynanır. Oyun tahtasında 10 x 10 + 1, toplam 101 kare bulunur. Amaç, gelen zardaki kadar basamağı iler­leyerek 101. basamağa yani “ Visale ” ulaşmaktır. Kimi basa­maklar sizi daha aşağıdaki basamaklara gönderirken, kimileri de ileriye götürür. Oyunun ilk ortaya çıkışında ileriye göndererek ödüllendiren basamaklar arasında kuşlar, geriye götürerek cezalandıran basamaklarda ise yılanlar çizili olduğundan “Yılanlı Dama” diye de anılır olmuş.


Oyuna başlamak için mutlaka 6 atmak gerekir. Böylece Zillet (hor görme, alçalma, aşağılık, alçaklık), Teessüf (acınma, yazıklanma), Rica (yalvarma), Kavga, Adavet (düşmanlık, hınç, kin) gibi hallerden geçilip, pişman olunarak Nedamet basamağına gelinerek oyuna başlamaya hak kazanılır. Bu İslam tasavvufunda Tanrı'ya ulaşmak için evrilmeye başlayan nefsin ilk uyanış derecesi olan nevfs-i levvame'ye karşılık gelmektedir. Yap­tıklarından ve kötü hallerinden pişmanlık duyan (levm eden) insan tasavvuf yoluna girer. 6. basamaktan sonra sırayla Hicran (ayrılık, acı), Gurbet (yabancı yer), Karar basamakları geçilerek ilk 10 basamakta fazla zorlan­madan ilerlenir ve 10. basamak olan Rıza 'ya (hoşnutluk, memnunluk, razı olma, istek) varılır, fakat 11. basa­makta Sohbet-i Sek 'e (biriyle köpek tabiatıyla, yani köpeklerin havlaması, hırlaması gibi kavga ederek görüş­mek) gelindiğinde 2. basamağa, Teesüf ' e geri dönülür. Eğer bu basamağı geçebilirseniz karşınıza Mihnet (sıkıntı, dert), Duzah (cehennem), Zeval (alçalış, sona erme), Zahmet (zor, yorgunluk), Meşakkat (güçlük) gibi dereceler çıkar. 21. basamakta karşılaşılan İstiğna (ihtiyaçsızlık taslama) sizi neredeyse en başa, 3. basa­maktaki Rica 'ya (yalvarma) geri götürür. Ödüllü basamaklardan ilkiyle 23'te karşılaşırsınız: Cefa (ayrılıkta bı­rakma, eziyet etme). Cefa çeken daha sonra Sefa süreceğinden doğrudan 31. basamağa gönderilir. Benzer bir şekilde 26. basamakta Fırsat 'ı yakalayan kişi Tecrübe kazanmak için doğrudan 56. basamağa yollanır.


Oyun 26. basamaktan sonra zorlaşır: Rakip (başka birisiyle aynı şeye istekli olma) olunursa, ayrılık acısının çekildiği 7. basamaktaki Hicran sizi beklemektedir ya da birilerinin arasına Nifak ( ayrımcılık ) sokuyorsanız, 6. basamaktaki Nedamet (Pişmanlık) sizi buyur (!) eder. 39. basamağa kadar devam eden cezalar kısmını geç­mek çok zordur, fakat bu aşamaları bir geçerseniz işiniz kolaylaşır ve maneviyat basamaklarında ileri doğru hızla yol alırsınız. Bu arada karşılaşabileceğiniz haller olan 43. basamaktaki Kemâl (olgunluk, tamlık, bilgi, fazilet) 5. basamaktaki Adavet' e (düşmanlık, hınç, kin), 91. basamaktaki Gurur (boş, beyhude şeye güvenip aldanma, boş şeylerle övünme) en başa gönderir ve neredeyse bitiriyorken sizi Rıza 'ya yollayan 100. basa­maktaki Kazâ insanı aşağılara çekmek için bekliyordur.


Yukarıdaki basamaklarda sonuca yaklaştıran hâller de vardır. Örneğin 89'daki İzzet (yükseklik, aziz olmak, saygı, ikram, yücelik, kudret) 98'deki Bad-ı Aşk 'a (aşk fırtınası), 90'daki Vahdet (birlik, bir ve tek olma, kendi kendine kalış) 99'daki Halet 'e (takdir, hal olmanın ve bulunmanın türlüsü) kadar gitmenizi sağlar. Bunların ara­sında en ilginci 87'deki Muhabbet ' tir (sevme, sevgi, dostluk, dostça konuşma). Bu basamağın altında “BUYRUN VİSALE” yazmaktadır ve sizi doğrudan oyunun bitiş noktası olan VİSAL 'E ( dosta ermek, sevgide kavuşmak ) taşımaktadır.


Oyun yukarıdaki bilgilerden de anlaşılacağı gibi kazanma gayesiyle oynanacak bir oyun olmaktansa insanın kendini tanımasını amaçlamaktadır.


Oyunun Powerpoint'te hazırlanmış sürümünü indirmek için tıklayın.

Çarşamba, Haziran 29, 2005

Şarköy



Şarköy, Tekirdağ’ın Marmara Denizi’ne kıyısı olan ilçelerinden biridir. 80’li yılların başında babamın emekli olmasının ardından bir yazlık almamız vesilesiyle Şarköy ile tanışmış oldum. Uzun yıllar yazlarımın geçtiği bu yöreye son yıllarda pek sık gidemesem de en son geçen sene ziyaret etmiştim. Bu nedenle bilgilerim güncel sayılır.

İstanbul’un Kadıköy yakasından da, Esenler’den de seyahat acenteleri (Şarköy Seyahat ve İstanbul Turizm) ile neredeyse günün her saatinde otobüs bulmak mümkündür. Otobüs ile yolculuk 4-4.5 saat sürer. Otomobil ile gidecekseniz, izlenecek yol Tekirdağ üzerinden geçer. Tekirdağ - Malkara yolunun 48. km’sinde güneye doğru sapılarak, 38 km’lik bir yolla merkeze, sahile inilir. Tepelerin arasından sürekli dönemeçlerle ilerleyen yolda sanki hiç denizi göremeyecekmişsiniz gibi gelir. Denizi gördüğünüzde de yol boyunca gördüğünüz ağaçlar kaybolur; ilçe merkezi ağaç bakımından maalesef fakirdir.

Şarköy’de özel plajlar bulunmaması nedeniyle 60 km’ye varan uzun sahillerinin neredeyse her yerinden denize girilebilir. İki büyük mendireğinden biri balıkçı barınağı olarak kullanılmaktadır. Coğrafi konumu nedeniyle genelde rüzgârlı bir havası vardır. Beldeleri Mürefte ve Hoşköy’de hem kalınabilecek hem de günübirlik gidip gezilebilecek yerlerdir. Şarköy’de birkaç küçük kapasiteli otel ve pansiyon dışında genelde yazlıkçı yerleşim yaygındır. Bundan 20 - 25 yıl önce az sayıdaki yazlığın olduğu Şarköy, bugün yazları 160-170.000 nüfusa ulaşmaktadır. Cumartesi – Pazarları İstanbul’a yakınlığı nedeniyle daha bir kalabalıktır, yani başınızı dinlemek için gidilebilecek bir yerden olmaktan çıkmıştır. Çok para harcamadan eğlenmek ve denize girmek istiyorsanız Şarköy’ü tavsiye ederim.


Şarköy’ün neyi meşhur derseniz akla hemen şarapları gelir. Yöre halkı göçmen ağırlıklıdır ve çoğunlukla bağcılıkla uğraşır. Şarköy’de ilçe merkezi, beldeler ve köylerde Tekel Şarap Fabrikası dâhil 30’dan fazla şarap fabrikası bulunmaktadır. Bağcılığın yanında zeytincilik de gelişmiştir. Cuma günleri kurulan pazarda yörede yetişen taze meyve ve sebzeleri bulabilirsiniz.
Marmara ve Avşa Adalarına haftanın belirli günleri motor kalkar. Çevredeki yakın ilçelere ve Çanakkale’ye düzenli midibüs / minibüs seferleri vardır. Faytonlarla da şehir içinde dolaşmak ayrı bir zevktir. Son zamanlarda açılan Seracılık ve Turizm ve Otelcilik bölümlerinin bulunduğu Trakya Üniversitesi’ne bağlı Meslek Yüksek Okulu’nun da ilçeye hareket getirdiğini eklemek gerekir.

Pazartesi, Haziran 27, 2005

Farklı Bir Yalova


Bir Pazar günü Yalova’ya gidelim diye yola çıktık. Niyetimiz bir taşla birkaç kuş vurup, görmeyi arzu ettiğimiz birkaç yere uğramaktı. Bunların arasında Karaca Arboretum, Termal’deki Atatürk Köşkü ve Atatürk’ün Yürüyen Evi (Köşkü) vardı. Atatürk “Yalova benim kentim” demiş; doğru da söylemiş. Şehirde pek çok yerde Atatürk’ün izi var.

Ulaşım

Kartal’dan deniz otobüsü ile 40 dakikada Yalova’ya varıyorsunuz. İstanbul’dan arabayla giderseniz Eskihisar’dan arabalı vapura binip, ya da Yenikapı’dan veya Pendik’ten feribotla Yalova’ya varabilirsiniz. Eğer deniz otobüsü ile geldiyseniz ve aceleniz yoksa iskelenin karşısındaki çay bahçesinde bir bardak çay içip önce bir yorgunluk atmanızı tavsiye ederim; biz öyle yaptık.

Karaca Arboretum

Çaydan sonra bir Termal minibüslerine atlayıp Karaca Arboretum’un yolunu tuttuk. Bu arada Arboretum sadece Pazar günleri saat 13:00 – 18:00 arası halka açık. Arboretum canlı ağaç müzesi ya da ağaç parkı olarak da tanımlanıyor. Eğitim ve bilimsel amaçlı ağaç ve çalı tipi bitkilerin yetiştirildiği yer anlamına geliyor.

Türkiye’de erozyonla mücadele ateşini yakan TEMA Vakfı’nın kurucusu ve başkanı Hayrettin Karaca’nın 1980 yılında 13,5 hektar alan üzerine kurmuş olduğu Karaca Arboretum’da 7,000 değişik odunsu bitki (ağaç) türü ve 2,000 çeşit soğanlı, otsu bitki bulunmakta. Yanınıza mutlaka bir rehber verilerek yapacağınız gezi 13,5 hektarlık alanın 3,5 hektarını kapsıyor ve 45 dakika – 1 saat kadar sürüyor. Gezerken çimlere basıyor fakat toprağa basmıyorsunuz; böylece tohumlara zarar vermeniz engelleniyor. Ayrıca gezi sırasında sigara içmek de yasak. Arboretuma giriş ücretleri tam 3, öğrenci 1,5 YTL.

Arboretum ilk kurulduğunda kozalaklı, özellikle de bodur kozalaklı bitkilere ağırlık verilmiş, daha sonra meyve ağaçları, endemik (sadece Türkiye’de yetişen) otsu bitkiler, dünyanın en geniş meşe türleri koleksiyonu ile yalnızca Türkiye bitki varlığına (flora) özgü değil, dünyanın her yerinden değişik bitkilerle zenginleştirilmiş.

Girişte dünyanın en uzun ağacı sequoiadendron giganteum ve dünyanın en geniş gövde çapı yapan (12 m) ağacı mamut ağacı sizi karşılıyor. İslamiyet öncesi Türklerin totem ağacı olarak taptığı huş ağacını da burada görebilirsiniz. Çin’de - 20 derece sıcaklıktaki iklimlerde bile yaşayabilen tüylü palmiye, pembe renkli bulut gibi çiçekleri olan bulut ağacı, 15 yılda bir çiçek açan ve açınca ölen sabır ağacı, Kanada bayrağı üzerinde simgesini gördüğümüz şeker akçaağaç ilginizi kesin çekecek ağaçlardan sadece birkaçı. Şeker akçaağaçtan elde edilen sıvı Kanada’da tatlı yapımında da kullanılıyormuş. Arboretum’da yaşayan fosil ağaçlar da mevcut. Bunlardan biri, iğneyapraklı olmasına rağmen kışın yapraklarını döken bir tür. Fosil ağaç denmesinin nedeni ise 1940’lı yıllarda daha varlığı bilinmezken fosillerinin bulunmuş olması. Daha sonra rastlanan bir örneğinden çoğaltılarak dünyaya yayılmış. Yaşayan hiçbir akrabası olmayan bir başka fosil ağaç da ginko biloba. Milyonlarca yıldır yaşayan bu ağacın meyveleri Çin tıbbında önemli bir yer tutmuş. Minyatür ağaç yetiştirme tekniği olan bonzai esaslarına göre bir kaya üzerinde kısıtlı besin ve su ile büyütülen ve sürekli budanan minyatür ağaç görülmeye değer. Bir göknar türü olan ve dünya üzerinde yalnızca 18 adet kalan “Nebro” da tükenmekte olan bitkilerden.
Arboretum’un karşı tarafında Karaca Fidanlığı bulunuyor. Arabayla gelmişseniz ve bir bahçeniz varsa, çok çeşitli ağaca ait fidanı burada bulabilir ve satın alabilirsiniz. Buradan elde edilen gelir arboretuma aktarılıyor.

Termal, Atatürk Köşkü


Yalova’ya gelip de Termal’e uğramadan gidilmez. Termal tesisleri Yalova’ya 12 km uzaklıkta, Karaca Arboretum’dan sonra 8–9 km’lik mesafede. Termal banyolarıyla ünlü bir ilçe. Burada Turban’a ait büyük bir tesis var. Tesis bünyesinde saunalar, banyolar, termal açık havuzlar, oteller, lokantalar, gezi parkurları, içmeler ve Atatürk’ün müze köşkü var.
Atatürk’ün Köşkü, Atatürk’te çıkan siroz hastalığına iyi geleceği söylenmesi üzerine Prof. Mimar Hakkı Eldem tarafından tasarlanmış ve 1929 yılında 38 günde inşa edilmiş. İçindeki eşyaların bir kısmı İstanbul’daki çeşitli saraylardan getirilmiş. 4 kabul salonu ve 11 odası bulunan köşkün her yanında çok az eşya ile sağlanmış sadelik esas. İkinci katta Atatürk’ün kahvaltı etmek için kullandığı bambu takım, yatağı, banyosu, Afet İnan’ın ve manevi kızlarının kaldığı odalar var. Özellikle üst kattaki odaları gezerken Atatürk’ün manevi varlığını hissetmemek imkânsız. Bina Cumhuriyetin ilk yıllarında hükümetin yaz dönemi çalışmalarını yaptığı yer halini almış, Ulu önderin vefat ettiği Dolmabahçe Sarayı’na gidişinden önce en son burada kaldığını da söylemeliyim.

Atatürk’ün Yürüyen Evi (Köşkü)

Atatürk’ün yürüyen köşküne iki şekilde ulaşmak mümkün. Ya sahilden Barış Manço Açık Hava Tiyatrosu’nun yanından hızlı feribot iskelesini de geçerek sahil yolunu izleyeceksiniz ki bu şekilde gitmek için yürümeyi sevmeniz gerekiyor, zira yürüyüş ortalama bir hızla 1 saate yakın sürüyor, ya da Yalova Hastanesi’nin yanından girip arabanızı Adalet Sarayı’nın yakınlarından bir yere park edip, sahile ineceksiniz.

Köşk ve çınar ağacının hikâyesi şöyle:

Yalova’da o devirde bulunan Millet Çiftliği içinde 1929 yılında Atatürk’ün ikameti için mütevazı bir köşk yapılmış. Atatürk Yalova’ya 1936 yılındaki gelişinde Millet Çiftliği’ndeki köşkün pencerelerini zarar vereceği için yanındaki çınarın dalını kesileceğini öğrenmiş. Ağacın bir dalının bile kesilmesini istemeyen Atatürk köşkün ağaçtan uzaklaştırılmasını istemiş. Binanın temelleri açılıp ve temellerin altına zor ve çok yavaş ta olsa raylar döşenmiş. Bina rayların üzerinde doğuya doğru 4 m kaydırılmış. 11 Ağustos 1936 günü yapılan bu işlemi yanında bulunan kız kardeşi Makbule Hanım, Affet İnan, Yunus Nadi, Muhafız ve yakın arkadaşları izlemiş. Atatürk 11 Haziran 1937’de şahsına ait bütün taşınamaz mallar gibi bu köşkü de Türk Milletine bağışlamış. Diğer tüm köşkler gibi Yürüyen Köşk de halen müze olarak korunuyor. Atatürk’ün bir dalının bile kesilmesini istemediği Ulu Çınar ve yanındaki köşk, ağaç sevgisi ve çevre bilincinin de bir anıtı olarak ziyaretçilerini bekliyor. Yürüyen Köşk ‘Atatürk bahçe Kültürleri Merkez Araştırma Enstitüsü’ arazisi içinde bulunuyor.

ÖNEMLİ TELEFONLAR

Karaca Arboretum: (226) 833 77 67
Termal Tesisleri: (226) 675 74 00

Pazartesi, Haziran 20, 2005

Berlin - Bağdat Demiryolu


Berlin - Bağdat Demiryolu: II. Abdülhamit dönemi ve sonrasında Musul bölgesi, zengin ekonomik kaynakları ile hem Alman ve hem de İngilizlerin ilgisini çekmiştir. Bu ülkeler, bölgedeki ticari faaliyetleri yanında petrol arama ve işletme hakkı elde etmeyi de istemişlerdir. 1871’li yıllarda Mezopotamya’da araştırma yapan bir Alman heyeti, bölgede zengin petrol yatakları bulunduğunu Osmanlı Devleti’ne bildirmiş ve 1873 yılına kadar Haydarpaşa – İzmit hattı tamamlanmıştır. Bu durum üzerine II. Abdülhamit, bölgede yapılacak petrol aramalarını hızlandıracak 1888 ve 1898’de yayınladığı iki özel fermanla, Musul ve Bağdat vilayetlerindeki petrol alanlarını Hazine-i Hassa’ya (kendi özel mülkü) bağladığını açıklamıştır. Ancak büyük güçler buradaki petrol varlığına kayıtsız kalmamış ve buraya sahip olma yolları aramışlardır. Berlin - Bağdat demiryolu yapımını üstlenen Alman ağırlıklı “Anadolu Demiryolu Şirketi”, 1888’de hattın geçtiği arazide bulunabilecek hammaddeleri çıkartma ve işletme yetkisini Osmanlı Devletinden almıştır.

Demiryolu inşaatının özendirilmesi için de Sultan’ın teknik danışmanı Alman demiryolları mühendis Wilhelm Von Pressel görevlendirilmiştir. Von Pressel Basra Körfezine kadar uzanacak Mersin, İskenderun, Basra limanlarını hinterlandlarına bağlayarak Almanya’yı el değmemiş maden kaynaklarına ve tarım ürünlerine ulaştıracaktı. Ne var ki; demiryolları inşaatı Kürt ve Arap ayaklanmaları karşısında bölgelere kısa sürede jandarma ve asker gönderilmesini sağlayarak Sultan’ın otoritesinin kurulmasına yardımcı olacağı şeklinde takdim edilecekti. Almanlar ile anlaşma 1888 Ekim’inde imzalanmıştır. Bu demiryolu için km başına 15,000 frank kar garantisi verilmiş ve bu paraların Düyun-u Umumiye’nin (Borçlar İdaresi) toplayacağı vergilerden ödenmesi kararlaştırılmıştır.

Ayrıca demiryolunun geçeceği, devlete ait olan toprakların mülkiyeti imtiyaz sahiplerine bedelsiz devredilecek, bina yapılacak, topraklara kira ödenmeyecek, kum, çakıl ve taş ocakları bedelsiz kullanılacak, demiryolu yapımı için gerekli keresteler devlet ormanlarından kesilecek, demiryolunun her bir yanındaki yirmi kilometre genişliği olan şeritlerdeki madenler işletilebilecek, arkeolojik eserleri aramak, kazılar yapmak serbest olacaktı. B.B.B (Berlin, Bağdat, Basra) hattı olarak da bilinen bu demiryolu; Haydarpaşa’dan başlayıp İzmit, Eskişehir, Konya’dan geçip Basra’ya kadar inşa edilecektir. 1888 – 1895 yılları arasında İzmit - Konya arasındaki hat tamamlanır. Almanların hattı Nusaybin’e kadar uzatmaları ise 1918 yılını bulur.
B.B.B hattının yan kollarıyla beraber uzunluğu 3773 km.dir. Bu demiryolu için Osmanlı 1991 yılına kadar Almanlar’a 4.080.000 altın kâr garantisi olarak ödemiştir.

Gerçekten Anadolu’nun ve Osmanlı İmparatorluğunun çağına ayak uydurabilmesi için zamanın en iyi ulaşım aracı olan demiryolu yapımına başlaması önemlidir. Ancak vahim olan demiryolu ağının imparatorluğun gereksinimlerine göre değil de, yayılmacı ülkelerin isteklerine boyun eğerek bedelini çok fazlasıyla ödemesidir.

Kurtuluş savaşı sonrasıyla II.Dünya Savaşı sonuna kadar geçen sürede ulaşım politikası yine demiryollarına ağırlık vererek yürütülmüş ve ülkenin dışla bütünleşmesini sağlamaktan çok iç pazar bütünlüğünün sağlanması ilkesi benimsenmiştir.

Yabancı şirketlerin imtiyazında bulunan 4060 km. demiryolu devletleştirilirken 1924-1945 yılları arasında 3383 km yeni demiryolu yapılmıştır.

Kaynaklar: http://www.google.com.tr/url?sa=U&start=10&q=http://kerkukfeneri2.sitemynet.com/tr/tarihcog/bin/lozansonrasi.htm&e=9707, http://www.trafikguvenligi.org.tr/, http://www.gallipoli1915.org/, http://www.radikal.com.tr/

Pazar, Haziran 19, 2005

İki Aydınlanma Fıkrası

AYDINLANMAK KOLAY DEĞİL

Adamın biri Ant dağlarında ünlü bir aydınlanma grubu duymuş. Aralarına katılmaya karar vermiş ve bin bir zahmetle gruba ulaşmış. “Beni de aranıza alın”, demiş. Grubun başı “Öyle hemen kolay değil aramıza katılmak. Önce bir sınavdan geçmen gerekiyor.” demiş. “Nedir sınav?” diye sormuş adam. Rahip: "Bir on sene yemek yiyecek, uyuyacak ve sadece düşüneceksin, ama hiç kimseyle konuşmayacaksın. Tek kelime bile etmeyeceksin. On sene sonra fikir olarak ne ürettiysen bize üç kelimede ifade edeceksin." Peki demiş adam. On sene yemiş, uyumuş, düşünmüş. On sene bitmiş; herkes merakla toplanmış bakalım adam ne diyecek diye. Adam "Yemekleriniz çok kötü" demiş üç kelimeyle. Bütün rahipler şaşırmış. Başrahip, “İyi güzel de, aradığımız cevap bu değildi. Yemekleri düzeltiriz, ama seni bu şartlarla aramıza alamayız. Eğer gerçekten istiyorsan bir on sene daha beklemeliyiz.", demiş. Yine peki demiş adam. Yine on sene geçmiş. Rahipler toplanmışlar bir şey bulmuştur diye. Adam bu sefer "Yatak çok berbat" demiş. Rahipler birbirlerine bakmış. Başrahip, "Onu da düzeltiriz, ama hâlâ aradığımız cevap bu değil. Gerçekten aramıza katılmak istiyorsan yine bir on sene beklemeliyiz" demiş. Yine olur demiş adam. Yine geçmiş bir on sene. Bütün rahipler, artık bu sefer bir şey bulmuştur diye merakla adama bakarken adam "Ben artık gidiyorum" demiş yine üç kelimeyle. Başrahip artık dayanamamış, sinirlenmiş ve şöyle demiş "Bildiğin yere git ulan, 30 senedir şikâyetten başka bir şey yapmadın zaten." 

BU DA BUDDHA

Ve Buddha onlara dedi: - Size benim kim olduğum sorulduğunda, ne cevap vereceksiniz? Onlar dediler: - Sen bizim var oluşumuzun temelindeki eskatalojik manifestasyon ve açıklanan öz benliğimiz bağlamının ontolojik temelisin. Ve Buddha cevap verdi: -Haa!?