Salı, Mart 17, 2026

Arife Olmadan Bayram Olmaz!

“Arife olmadan bayram olmaz” sözünü belki ilk benden duyuyorsunuz. Belki de önceden duydunuz ve “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” gibi basmakalıp bir atasözü deyip geçtiniz.

Bu atasözü, her güzel işin, kutlamanın veya sonucun bir hazırlık, bekleme ve arınma süreci gerektirdiğini vurgular. Hayatta büyük bir mutluluğa veya başarıya ulaşmadan önce, o sürece emek vermek gerektiği anlamını da taşır.

Şimdi bu atasözünün simgesel anlamına biraz daha derin bakalım…

Arife sözcüğü arif sözcüğü ile aynı kökten, bir şeyi deneyimleyerek öğrenmek, tanımak ve vakıf olmak anlamına gelen “arafa” fiilinden geliyor. Arife; bilme, tanıma demek. Kurban Bayramından önceki gün olan “Arafat” da hacıların birbiriyle veya Allah’ın rahmetiyle buluşup, tanıştıkları gündür. “Arif” ise bilen, tanıyan, bilge, manevi (iç) dünyanın bilgisine sahip kişi demek. Manevi dünyanın bilgisi olan “irfan” da aynı kökten geliyor. İrfan sahibine de arif deniyor. İç dünyanın bilgisi gibi bir de herkesin aşina olduğu dış dünyanın bilgisi var ki o da ilimdir; ilim sahibi kişi de tahmin ettiğiniz gibi âlimdir.

“Bayram olmak” ise insanın çok istediği bir şeye kavuşması veya beklediği müjdeli bir haberi alması durumunda neşe ile dolması demek değil mi?
Bu bilgiler ışığında “Arife olmadan bayram olmaz” sözüne şimdi biraz farklı bir yorum getirirsek: Arif olmadan, yani irfan sahibi olmadan, manevi dünyanın bilgisine ermeden neşeye kavuşulamaz. Tabii bu arada ilim de es geçilmemelidir. Sufiler bunu “İlmine irfan arayan gelsin” sözü ile özetlerler. İnsan hem iç dünyanın hem de dış dünyanın bilgisine sahip olmadıkça tam olamaz.

Hace Bayram-ı Veli’nin bir deyişinde de dediği gibi

               Bayram’ım imdi, Bayram’ım imdi
               Bayram edersin Yâr ile şimdi

Ben de size önce güzel bir arife, ardından da iyi bayramlar diliyorum.

Cuma, Şubat 13, 2026

Oduncunun aklına gelmeyen

 


Oduncular, Neşet Günal, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi


Bir zamanlar, çok güçlü bir oduncu bir kereste tüccarından iş istemiş ve işe alınmış.

İşin hem ödeme hem de çalışma koşulları çok iyiymiş. Bu nedenle, oduncu elinden geleni yapmaya karar vermiş.

Patronu ona bir balta vermiş ve çalışacağı bölgeyi göstermiş.
Oduncu da büyük bir gayretle ilk gün tam 18 ağaç keserek getirmiş.

“Tebrikler,” demiş patron, “Çalışmana böyle devam et”
Patronun bu söylediklerinden daha da motive olan oduncu ertesi gün çok daha gayretle çalışmış. Ancak, sadece 15 ağaç kesip getirebilmiş. Bu durumdan biraz mahcup olmuş.

Üçüncü günü bunu telafi edeyim diye gayret etmiş. Ama sadece 10 ağaç kesip getirebilmiş.

Her geçen gün kesip getirdiği ağaç sayısı giderek daha da azalmaya başlamış.
“Gücümde ve kuvvetimde azalma oluyor”, diye düşünmüş oduncu. Ve patronuna giderek özür dilemiş. Çok çalıştığını ama kestiği ağaç sayısının giderek azaldığını söylemiş. Bunun nedenini de tam olarak çözemediğini ifade etmiş.

Patronu, “En son baltanı ne zaman biledin?” diye sormuş.

“Bilemek mi?” diye cevap vermiş oduncu. “Odun kesmekle o kadar çok meşguldüm ki, baltayı bilemek hiç aklıma gelmedi.”

Hayatta her zaman aynı işi yapmakla meşgul olmak veya sadece çok çalışmak başarı için yeterli değildir. Bu zaman içinde arada bir durup, kendinizi geliştirmek ve daha verimli olmak için ne yapmanız gerektiğini de öğrenmek gerekir. Yani arada bir durup, kendi kişisel baltanızı da bilemelisiniz.

Çarşamba, Mart 27, 2024

Ekonomik Gidişatın Mahalli Göstergeleri

Geçenlerde değerli yazar dostum Başar Başarır’ın dikkatimi çekmesiyle enteresan bir ekonomik gösterge ile tanıştım: Erkek İç Çamaşırı Endeksi. Ekonomik gidişat stabilken sabit bir satış grafiği izleyen erkek iç çamaşırı satışları, ekonominin kötüye gidişi ile düşen bir eğilim sergiliyormuş. Hiç aklıma gelmezdi ama mantıklı.

Ufak bir araştırma ile batıda takip edilen başka ilginç ekonomik göstergelere de rastladım. İşte bunlardan birkaçı:

  • Sahipsiz Ölü Endeksi: Ekonominin kötüye gittiği dönemlerde cenaze masraflarının yüksekliğinden ötürü sahipsiz ölülerin sayısı artıyormuş. Neyse ki bizde belediyeler ölülerimize sahip çıkıyor. Cenaze yakınları için otobüs kaldırılıyor mesela. Ha bir de hayattayken Mercedes’e binmemiş insanlar hiç olmazsa öldükten sonra biniyorlar.
  • Bebek Pişik Kremi Satışı Endeksi: Ebeveynler, ekonomi baş aşağı giderken bebeklerin altını daha az değiştirdiklerinden pişik kremlerinin satışı artıyormuş. Tabii bu arada bebek bezi satışları da düşüyormuş.
  • Estetik Cerrahi Endeksi: Çalışanlar, zor günlerde daha öncelikli ihtiyaçlarını karşılamak için estetik cerrahiye para harcamak istemiyormuş. Eee, bu gayet normal. Aynı zamanda ameliyat için alacakları iznin de patronun gözüne batmasından korkuyorlarmış. Oooo Ayşe Hanım, burnunuzu yaptırmışsınız. Demek ki size verdiğimiz maaş gayet iyiymiş. Üstelik bu zor zamanda bunun için bir hafta da işe gelmediniz. Kutlarım!
  • Yüksek Topuk Endeksi: Kadınlar, gidişatın ters yönde olduğu zamanlarda bir fantezi ve kaçış aracı olarak yüksek topuklara yöneliyormuş. Açıkçası bu korelasyonu hiç fark etmemiştim.
  • Ruj Endeksi: Kadınlar altıncı duyularıyla ekonominin nasıl gittiğini erkeklerden daha iyi hissediyorlar herhalde. Zor zamanlarda pahalı çantalar, ayakkabılar alacaklarına daha hesaplı gördükleri ruja rağbet ediyorlarmış. Rahmetli babam eski bir bankacıydı. Hesap eksiye düştüğünde meblağı kırmızı kalemle yazarlar ve buna Ruj Bakiye derlermiş. Demek ki eksiye düşmenin kırmızı renkle o zamandan beri bir bağlantısı var.
  • Aspirin ve Baş Ağrısı İlaçları Endeksi: Ekonomideki daralma ile birlikte insanların baş ağrıları ile mücadeleleri de artıyormuş dolayısı ile baş ağrısına karşı kullanılan ilaçların satışı da…

Bunlar bilim adamlarının fark ettiği çok sayıdaki ilginç göstergeden sadece birkaçı. Benim bugün bahsetmek istediklerimse mahallenizde, yakın çevrenizde ölçebileceğiniz diğer göstergeler. İşte bunlardan bir demet:

  • Ayakkabı Tamircisi Memnuniyet Endeksi (ATME): Mahallenizde arada bir ziyaret ettiğiniz bir ayakkabı tamirciniz varsa, ona işlerin nasıl gittiğini sorun. “Allah bin bereket versin” diyorsa ekonominin kötüye gittiğine kanaat getirebilirsiniz. İnsanlar yeni ayakkabı almak yerine eskileri tamir ettirdiklerinde Ayakkabı Tamircisi Memnuniyet Endeksi yükselir.
  • Trafikte Rastlanan Hasarlı Araç Oranı (TRHAO): Sokağınızda, apartmanınızın garajında park etmiş ya da trafikte rastladığınız az hasarlı araçların sayısı artıyorsa bu da size bir gösterge olsun. İnsanlar araçlarını tamir ettirmektense o yamulmuş kaportayla dolaşıyorlar demektir ve ekonomik görünüm iyiye gitmiyordur.
  • Mahalle Pazarı İkinci El Eşya Satışı Endeksi (MP2EESE): Mahalle pazarına çıkıyorsanız şunu gözlemleyin: İkinci el giyim kuşam satan tezgahların sayısı bir artış gösteriyor mu? Daha önce aynı yerde tişört ya da eşofman satan adam gitmiş yerine ikinci el bluz, ayakkabı satan orta yaş üstü bir hanımefendi gelmiş mi?
  • Ürün Küçülme Endeksi (ÜKE): Marketten, esnaftan aldığınız ürünler düzenli olarak boyca küçülüyor ya da gramaj olarak azalıyorsa durum iyiye gitmiyordur. Tamam, bu ekmeğin fiyatı değişmemiş ama bunlar daha büyük değiller miydi ya da bu bisküvinin ambalajı aynı ama içinde adet olarak daha fazla yok muydu, demeye başlıyorsanız yandı gülüm keten helva.
  • Market Rafı Seyir Süresi (MRSS): Markette raflara göz gezdirirken fiyatları gördüğünüzde apışıp, milletin dikkatini çekecek kadar uzun bir süre donup kalıyorsanız bu da başka bir göstergedir. Uzmanlar bu apışıp kalma sırasında ağızdan hırrr, gırrr, yuuuh falan gibi seslerin de çıktığını ifade ediyorlar.
  • Market Kasası Allah Allah Endeksi (MKAAE): Markette ödeme yaptıktan sonra fişi kontrol ederken içinizden hatta bazen dışınızdan da “Allah Allah, Allah Allah! Ben ne aldım da bu kadar tuttu?” diye söylenmeye başlıyorsanız, bunu da ekonomik anlamda kötüye gidişin bir emaresi olarak bir kenara yazın.
  • Çöpe Atılan Eşyanın Konteynerde Kalma Süresi (ÇAEKKS): Üzülerek söylüyorum ki çöpe atılan eski bir eşya artık maalesef uzun süre konteynerde kalmıyor. Yarım saate kalmadan birileri tarafından sahipleniliyor. Bu süre eskiden çok daha uzundu.
  • Mahallede Açılıp Kapanan Dükkan Endeksi (MAKDE): Mahallenizde dükkanlar akşam sefaları gibi bir açılıp bir kapanıyorsa iyiye delalet değildir. Bana sorsalar o köşede ne satılırsa başarılı olacağını söyleyebileceğim zamanlar da artık eskide kaldı.
  • Toplu Taşımada Asık Yüz Endeksi (TTAYE): Bindiğiniz trende, otobüste, vapurda insanların yüzlerine bakın. Komedi videoları izliyor olsalar da gülümseyemeyen kişi sayısı artıyorsa “amman” diyeyim. Zil takıp oynamaya az kalmıştır, vesselam. Hiç de yeri değilken birine kızıp sesini yükselten insan sayısındaki artış da Asık Yüz Endeksi ile birlikte değerlendirilebilir.
Gördüğünüz gibi, ekonomik terimlerden, göstergelerden anlamasanız bile sağduyunuzu ve gözlem yeteneğinizi kullanarak gidişatın ne yönde olduğunu kestirmek hiç de zor değil. Eminim benim unuttuğum ya da farkına varmadığım başka nice göstergeler vardır. Onları da yorumlara siz eklerseniz sevinirim.

Pazartesi, Mart 18, 2024

Bir Pazar Yazısı


Semt pazarları bir çoğumuzun çocukluğunda kalmış olabilir, hele yurtdışında yaşamayı seçmişseniz pazar alışverişi ile aranıza yıllar ve yollar birlikte girmiştir. Marketlerden haftalık alışverişimizi yapmaya başladığımızdan beri pazar kültüründen ister istemez uzaklaştık, tabii bizim gibi pazar kurulan sokaklardan birinde oturanlar bundan muaf. Aklınıza gelmeyecek ayrıntıları var pazarın içinde oturmanın.

Mesela arabanıza bir akşam önceden bir yer bulmalısınız. Aksi halde sabahın köründe “Abi, abla arabanı çek!” şeklinde pazarcılarla muhatap olabilirsiniz, o da cep telefonunuzu yazıp cama içten yerleştirmişseniz. Arabanızı garajınıza koyarsanız, önüne erkenden kurulan tezgah yüzünden işe taksiyle gitmek zorunda kalırsınız; ona göre. Bir keresinde tatile çıkarken arabayı sokakta unutup gittik. Otelde sabahın 5:30’unda telefon sesi ile uyandık. Pazarcının biri arabamızı çekmemizi istiyordu. Sonra ne mi oldu? Gelemeyeceğimizi, İstanbul dışında olduğumuzu söyleyince o zaman çekici çağıracağız, dediler. Tamam, dedik ve parasını da ödeyeceğimizi söyledik. Ne de olsa hatalı bizdik. Şimdi sıkı durun. Çekici çağırdık dediler. Ben de parayı hemen hesaplarına gönderdim. Meğerse çekici falan çağırmamışlar. Diğer pazarcılardan da yardım alarak arabayı kaldırıma çıkartmışlar ve tezgahlarını kurmuşlar. Neyse ki oradaki pazarcıları tanıyabileceğimizi ve işin aslını öğrenebileceğimizi düşündüklerinden yaptıklarını itiraf ettiler ve geç de olsa paramızı geri alabildik.

Pazarın kurulduğu günün akşamı da arabanızı garajınıza ya da sokakta her zaman park ettiğiniz yere koyamazsınız, tabii eve normal bir saatte dönüyorsanız. Park yeriniz eve dönüş saatinize göre sizden uzaklaşan çevredeki sokaklardan biridir. Gece ancak saat 11:00 – 11:30 civarı pazarın çöpleri belediye tarafından temizlenip, sokaklar basınçlı su ile yıkandıktan sonra arabanızı gidip alabilir ve istediğiniz yere park edebilirsiniz. Eğer sokak yıkanmadan arabanızı alır ve sokağa park ederseniz, basınçlı su marifetiyle sebze meyve kalıntıları birer çıkartma gibi kaportaya yapışır.

Dilerim kimse karşılaşmaz ama, acil bir durumda, pazar kurulan günler itfaiye ya da ambulansın sokağınıza girmesinin de imkânsız olduğunu göz önünde bulundurmanız gerek.

Bunların dışında pazar alışverişinde dikkat edilmesi gereken noktalar da var. Bu deneyimlerimi paylaşmam da pazara çıkmayı düşünüyorsanız belki size yol gösterebilir.

Pazara Çıkmadan Önce Nelere Dikkat Edilmeli
  • Elinizde önceden yapılmış bir liste olursa iyi olur. Elbette ekstra bir şeyler de alabilirsiniz ama belirlediğiniz gereksinim listesinin ne kadar dışına çıktığınızı bilmek açısından liste işe yarar.
  • Pazarda harcamayı planladığınız miktarda parayı (varsa tabii) kol çantanızın farklı bir gözüne koyun ki zırt pırt cüzdandan para çıkartmak için çantayı açmak zorunda kalmayın. Pazarda her türlü insan vardır ve çantanızı her açışınızda onlar da sizinle birlikte çantanıza ilgi gösterebilirler.
  • Bir pazar arabası edinmeniz iyi olur. Aksi halde torbaları taşırken kolunuz kopar ya da arada yükü boşaltmak için eve uğramak zorunda kalabilirsiniz. Ayrıca bir şeyler seçerken de elinizdeki torbaları bırakmanız gerekir ki bu zor bir iştir. O kalabalıkta nereye bırakacaksınız? Yere koysan olmaz, adamın tezgahına koysan hiç olmaz.
  • Akşam saatine kaldınız mı pazarcılar bir an önce ellerindeki malları bitirmek için fiyatları düşürürler. Bu iyidir ama kimi sebze meyvenin en iyileri de seçilmiş olduğundan ıskartaya çıkanlarla eve dönme ihtimaliniz de artar. Pazar akşama doğru kalabalıklaşır, çünkü işten çıkanlar da pazara dolar. Bunu da hesaba katmak gerekir.
Pazarda Alışveriş Yaparken Bunlara Dikkat Edin
  • Mümkün mertebe hep aynı tezgahlardan alışveriş etmeye çalışın. Pazarcı sizi tanıdıkça kazıklama ihtimali azalır ama hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmaz. Bu benim sürekli müşterim diye sana iyi davranması mümkündür.
  • Pazarcılarla tartışmamak gerekir. Sağları solları belli olmaz. Size tavsiyem, neden senin tezgahta fiyat etiketi yok? Müşterinin tipine göre mi fiyat söylüyorsun diye sormayın; kıl oluyorlar. Tek başına bu adamı haklarım diye hiç düşünmeyin; pazarcılar birden çoğalır, sonra dağılırlar.
  • Eğer seçtirmiyorsa %90 bir iki tane çürük çarık, yumuşamış, artık ne gelirse, o torbanın içine girecektir. Torbayı iyi takip edin. Sizin elinize geçince de içine mutlaka bir bakın. Gerekirse bir iki tane için "Bunları değiştiriyorum" deyin.
  • Eğer seçtiriyorsa, her zaman alacağınız miktardan biraz fazlasını torbaya koymaya çalışın. Tartarken fazla gelsin, o içinden çıkarsın. Eğer 1 kilo istemiş ama 800 gr seçmişseniz, pazarcı 1 kg'a tamamlarken çıkma tabir edilen sebze meyve devreye girer. Eeee, adam kabzımaldan alırken onlar da geliyor. Elinde mi kalsın, canım?
  • Alacağınız meyvenin rengine göre tente gererler. Limon ya da muz satan sarı, elma satan kırmızı, salata satan yeşil tente gerer. Böylece renkler daha bir parlak ve canlı gözükür; yemeyin.
  • Etikette farklı, tartıda farklı birim fiyat olabilir ya da tartısı hileli olabilir. İçinize kurt düştüyse biraz ileride başka bir tezgahta rica edip tekrar tarttırın. Sonra da adamdan elinizi ayağınızı kesersiniz. O da yetmezse yanından her geçişinizde içinizden küfredersiniz.
  • Zamanınız varsa fiyatları ve kaliteyi karşılaştırmak için mümkün olduğunca gezmelisiniz. Daha önce karşılaşmadığınız meyve ve sebzelerle karşılaşma şansınız da artar böylece.
  • Yağmurlu günlerde sağda solda elinde değnekle duran adamlar var mı diye gözlemleyin. Tentelerin üzerinde biriken suları ara ara aşağıdan dürterek şarrr diye geçenlerin üzerine boşaltıverirler. Ne kadar sinirlenseniz, bağırıp çağırsanız da para etmez. Bir kere ketenpereye gelmişsinizdir artık.
Eve Döndükten Sonra Unutmayın
  • Pazar arabasını boşaltırken içinden her şeyi çıkardığınızdan emin olun. Aksi halde, ertesi hafta pazara çıkarken çürümüş bir elma ya da mandalina ile karşılaşma ihtimaliniz vardır.
  • Çantanızın hep aynı gözünden harcadığınız için ne kadar paranız kaldığını ve pazarda kaç lira harcadığınızı kontrol edin. Böylece bir önceki haftaya nazaran pazarın ucuzlayıp ucuzlamadığı hakkında da bir fikir edinirsiniz.
Son olarak sizlere tavsiyem, mümkünse pazar kurulan bir sokakta oturmayın, oturmayı düşünenleri de uyarın. Nostaljik bir şekilde taze taze sebzemizi, meyvemizi kapımızın önünden alırız diye bizim gibi düşünürseniz gücün karanlık yanını hesaba katmamış olursunuz, ona göre.

Hepinize iyi pazarlar!

Pazar, Ocak 28, 2024

İkinci El Otomobil Satışlarında Veri Analitiği ve Yapay Zekâ Desteği

 


Herkese merhaba… Bugün spesifik bir konuya, Veri Analitiği ve Yapay Zekânın ikinci el otomobil satışlarına etkisine, değineceğim.

Sıfır otomobillerin artan fiyatları 2. el otomobillere olan talebi artırırken, büyük oyuncu olan üretici/distribütör firmalar da bu pazara girmeye başladılar. Her ne kadar online satış rakamları 2020 yılının değerlerini hâlâ yakalayamamış olsa da artış devam ediyor ([i]) ve bir araştırma şirketinin ([ii]) verilerine göre 5 yıl daha istikrarlı bir şekilde artmaya devam edecek.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

Cuma, Aralık 22, 2023

Hızın Ötesinde: Formula 1’de Verinin Anlatılmayan Hikayesi

 

Yıl 1985 – 86 olmalı. Ya lise yıllarının sonları ya da üniversiteye yeni başladığım zamanlar… Ailecek görüştüğümüz sınıf arkadaşım sevgili Ali Argın’ların evinde TRT1’de ilk defa banttan Formula 1 yarışı izliyorum. Daha önce hiç merak edip de izlememişim. Ali konuya hâkim, kavramları ve terimleri biliyor ve beni etkiliyor. Bu bende de merak uyandırıyor ve daha sonra yayın saatlerini kaçırmamaya başlıyorum. En ilgimi çeken nokta ise pit-stoplar. O kadar kısa sürede lastikleri, yağı nasıl değiştiriyorlar? Benzini nasıl dolduruyorlar? Hayretler içinde izliyorum ki o sıralar pitstoplar 9-10 sn sürüyor. Şimdiyse ortalamaları 3 sn’nin altında!

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz. 

Salı, Kasım 14, 2023

O Veriyi Ne İçin Toplayacaksın?



“Bilgi çöp gibidir. Onu toplamadan önce onunla ne yapacağını bilsen iyi olur.” – Mark Twain

Kurumumuzu dönüştürecek (transformasyon) kararlara imza atmak istiyorsak ya elimizdeki verilere dayanmak ya da yeni veriler toplamak zorundayız. Elimizde şirket içi veriler olsa dahi bunları demografik, iklimsel, ekonomik veriler gibi şirket dışı verilerle entegre etmeden ve aralarındaki bağlantıları kurmadan sağlıklı kararlar almak artık güç. Değişkenliğin bu kadar yüksek olduğu bir atmosferde sadece bünyenizde oluşan verilerle yetinemezsiniz. Dışarıdan gelecek verileri de ya toplamaya başlayacaksınız ya da bu işi yapan kurumlardan satın alacaksınız. Peki hangi verileri toplamalı ya da satın almalısınız? İşte bu noktada şu soru gündeme gelecektir: “O veriyi ne için toplayacağım? Gayem ne?”

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

Salı, Kasım 07, 2023

MADDENİN 5. HALİ: ENFORMASYON



Sizlere bir haberim var. Aslında bu geçen yılın haberi ama ya ben yeni gördüm ya da tekrar popüler olup önüme yeni düştü ve iyi ki de düştü. Gözünüzden kaçmış olabilir diye özünü paylaşmak istiyorum zira çok enteresan ve önemli.

Portsmouth Üniversitesi Fizik Bölümü öğretim üyesi Dr. Melvin Vopson’un bir çalışması bu. Dr. Vopson, enformasyonun bir kütlesi olduğunu ve her temel parçacığın kendisi hakkında enformasyon depoladığını düşünüyor. Enformasyonu sanki parçacığın DNA’sı gibi düşünebileceğimizi ifade ediyor. Bahsedilen enformasyon fiziksel olarak her bir parçacığın ayırt edilebilir serbestlik derecelerini veya saf kuantum durumlarını temsil ediyor. Bildiğiniz gibi maddenin artık dört hali var (eskiden okullarda bize üç hali var diye öğretilirdi, ortaokul kitaplarında bile artık dört olarak geçiyor): katı, sıvı, gaz ve plazma. İşte Dr. Vopson, enformasyonun maddenin beşinci hali olduğunu savlıyor ve makalesinde bunu kanıtlamak için bir deney öneriyor.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

Pazartesi, Ekim 30, 2023

VERİYE DAYANMADAN KARAR VERME!


Veriye Dayalı Karar Vermenin (Data-Driven Decision Making [DDDM]) tarihçesi muhtemelen bilgisayarların iş yaşamına girmesiyle başladı. Önce Lotus 1-2-3 ve sonra ondan daha popüler olan MS Excel ile “Şu geçen yıllardaki satış rakamlarını bir inceleyelim de önümüzü görelim” diyen yöneticiler ve iş adamları geçmiş verileri incelediler ve birtakım istatistiki fonksiyonları kullanarak aralarında bağlantılar kurmaya, böylece gelecekte olacakları kestirmeye çalıştılar.

Ne mutlu ki artık elimizde devasa boyuttaki verileri inceleyebilecek ve gözümüzle göremeyeceğimiz ilişkileri ortaya çıkarabilecek araçlar var. Veri analitiği, yapay zekâ ve bulut hizmetleri bize bu imkânı sağlıyor.

Peki, Veriye Dayalı Karar Vermenin aşamaları neler?

Pek çok kaynakta üç aşağı beş yukarı şu sıralamaya yakın bir liste görebilirsiniz.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

Çarşamba, Haziran 21, 2023

Veri Entegrasyonunun Gücü: İçgörüleri Ortaya Çıkarma ve Verimliliği En Üst Düzeye Yükseltme


Firmalar günümüzün yüksek tempolu ve veri odaklı iş dünyasında rekabet avantajı elde etmek için bilginin gücünden yararlanmanın yollarını arıyor. Veri bolluğu büyük bir fırsat yaratırken aynı zamanda zorluklar da içeriyor. Çeşitli kaynaklardan toplanan büyük hacimli verileri etkin bir şekilde nasıl yönetebilir ve kullanabilirsiniz?

Veri entegrasyonu, genel veri yönetimi sürecinin temel unsurlarından biridir. Hem operasyonel hem de analitik kullanımlar için tümleşik bilgi kümeleri oluşturmak üzere, çeşitli kaynaklarda farklı formatlarda gelen verileri tutarlı bir şekilde birleştirme sürecidir. Veritabanlarından, uygulamalardan, dosyalardan, sosyal medya platformlarından veya IoT cihazları gibi dış kaynaklardan gelen yapılandırılmış ve yapılandırılmamış verileri bir araya getirmeyi içerir.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

Salı, Nisan 18, 2023

Verinin Felsefesi Olur Mu?

Bilimin dayanakları temelde deney ve gözlemlerden edinilen verilerdir. Felsefenin dayanakları ise kavramsal ve mantıksal açıklamalardır ve bunlar bu disipline veri teşkil eder. Yani felsefenin verileri vardır. Peki verinin felsefesi olur mu? Büyük veri (big data) hayatımıza girdiğinden beri bu soru daha çok sorulmaya başlandı.

BÜYÜK VERİ NEDİR?

Öncelikle büyük veri ne demek, ona biraz bakalım. Şakayla karışık, bir Excel sayfasına sığamayacak kadar büyük olan veriye “Büyük Veri” diyebiliriz. Bugün bir Excel sayfasında 17 milyarı aşkın hücre olduğunu göz ardı etmeyelim yine de…

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

Salı, Mart 14, 2023

VERİ YENİ PETROL MÜ?

Her ne kadar 18. yüzyıla kadar ekonomiyi ve dünya siyasetini yönlendiren altın olmuşsa da gücünü yitirip tahtını petrole devrettiğinden kuşkumuz yok. O da belki 21. yüzyılda hükümranlığının sonlarını yaşıyordur; kim bilir?

Bir süredir verinin yeni petrol olduğuna dair bir söylem dolaşıp duruyor. Bunu 2006 yılında ilk dile getiren matematikçi, veri bilimci ve girişimci Clive Humby olmuş. Michael Palmer daha sonra bu söylemi bir blog yazısında “Veri değerlidir ama aynı petrol gibi rafine edilmeden kullanılamaz” diyerek genişletmiş ve eklemiş:

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

Pazar, Temmuz 29, 2018

İEL Spor Şöleni - Sportfest 2019 Desteklerinizi Bekliyor...


İstanbul Erkek Lisesi çatısı altında kurulan Türkiye’nin ilk uluslarası ve  en büyük liselerarası spor şöleni olan Sportfest, 2000 yılından bu yana İstanbul’un en köklü okullarının mücadelelerine ev sahipliği yapan turnuvalarıyla ve giderek genişleyen hitap gücüyle her yıl daha fazla katılımcıyı ağırlıyor. Hikayesini dört günlük bir şölenin sınırlarının ötesine taşıyarak sene boyunca ağırladığı sporcularla öğrencileri buluşturuyor. On sekiz yıllık tecrübesiyle genç sporseverleri büyük başarılara imza atmış gerek yerli gerek yabancı sporcularla buluşturan Sportfest, şölen sırasında ağırladığı çeşitli atölyelerle spor bilincini yaymak ve spor yelpazesinin aralığını açmak üzere yeni spor dallarını öğrencilere tanıtıyor.

Kuruluşundan bu yana emeli sporun birleştirici gücünün yardımı ile daha fazla insanın kalbine dokunmak olan Sportfest ailesi, 2017 yılında Doğudan Batıya Sportfest projesi ile başlattığı sosyal sorumluluk projelerine bir yenisini daha ekliyor.   Senenin içine yayılmış olan proje, ülkemizin dört bir yanından komite üyelerimiz tarafından seçilmiş 10 şehrin ziyaretini hedefliyor. Sosyal ve maddi olanaksızlıkların akademik ve sportif anlamda genç yüreklerin önünde engel olmasını reddederek, Sportfest üstüne düşeni bu projeyle hayata geçiriyor.

Bu yolda sizinle yürümek istiyoruz. Destek olabileceğiniz konuları ayrıntılı konuşmak isteriz. Dosyamızı incelemek isterseniz linkten ulaşabilirsiniz.

https://drive.google.com/open?id=1ggfUZYwUJNDdxAwUEec7Eekcw6wQpDhp

Saygılarımla,

SPORTFEST '19 Komitesi adına
Ece Samer
ecesamer@gmail.com

Pazar, Temmuz 01, 2018

Boğaziçili Bir Kardeşimiz Master Bursu İçin Desteğinizi Bekliyor

Boğaziçili Bir Kardeşimiz Master Bursu İçin Desteğinizi Bekliyor

Eminenur Çınar kardeşimizin mesajını aşağıda aynen paylaşıyorum.
Destek olmak isteyenler eminenurrcinar@gmail.com adresinden ya da Linkedin Profilinden kendisine ulaşabilirler.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Nurettin Bey merhaba,

Ben Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi ana dal, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden de yandal öğrencisi olarak bu ay mezun oldum. 

Ana dal ortalamam 3.77 yandal ortalamam ise 3.8. Eylül ayında başlamak üzere 
LSE (London School of Economics and Political Science)'ta Development Management master programına kabul aldım. 12 ay süren bir program ve LSE'de en çok talep görmesine rağmen oran olarak bu talebe göre en az öğrenci alan bölümlerinden biri. Bunun yanında University College London, Erasmus University Rotterdam, University of Amsterdam, Utrecht University ve Tilburg University'den de kabuller aldım. Kalkınmayı seçmemin temel amaçlarından biri Dünya'daki açlık, eşitsizlik (hem ekonomik hem sosyal), yetersiz eğitim ve sağlık hizmetleri, iyi planlanamamış ekonomilerle oluşan işsizlik gibi problemlere, global krizlere bir çözüm sağlayabilmek için çalışmak. Dünya'nın herhangi bir yerinde bir insanın bir sorununu çözmek, birilerine daha iyi hayat standartları sağlayabilmek, bazı acıları gidermek, çocuklara kendi potansiyellerini gösterme şansı tanıyan fırsat eşitliği sağlayabilmek temel motivasyon kaynaklarım. Bu sorunları çözmek için uğraşma şansı bulduğumda hem ülkemize hem Dünya'ya fayda sağlayıp bir sosyal etki yaratabileceğimi düşünüyorum. 

Masterım için burs aradığım bir dönemdeyim. Okulun 20.904 pound bir ücreti var, aylık yaşam masrafımın da yaklaşık 1200-1300 pound olması bekleniyor. Ailemin bu masrafı karşılayabilecek bir ekonomik durumu maalesef bulunmuyor. Bu noktada kendim de ömrüm boyunca mücadelesini vermek istediğim fırsat eşitsizliğiyle karşı karşıyayım. Birkaç eğitim destekçisi mezunumuz sayesinde şu an yaklaşık 14.000 pound gibi bir kısmını tamamlayabildim. Ama maalesef oraya gidebilmem için henüz yeterli değil. Burs arama sürecimde okulumuzun Boğaziçi Üniversitesi Mezun Ofisi aracılığıyla tanıştığım mentorum olan mezunumuz Oya Ertay bursumun organizasyonunu üstlendi, kendisi de benim için referans vermeye ya da burs sağlamak isteyen destekçilerle görüşmeye hazır. Burs veren mezunlarımız arasında Türkiye'nin en büyük şirketlerinin yöneticileri de bulunuyor, aynı zamanda İktisadi İdari Bilimler Dekanımız Ayşegül Toker de bana referans olmaya hazır. En azından okul ücretinin henüz eksik kalan kısmı olan 7000 poundu mümkün olduğunca kısa zamanda tamamlamam gerekiyor. LSE’nin en başarılı programlarından biri olmasının yanında hayallerime ulaşmam için çok fazla akademik ve sosyal fırsat sağlayacak bir program. Bu ihtiyacımın karşılanması için yapabileceğiniz her türlü yardıma minnettar kalırım.

Beni daha iyi tanımanız için ekte CV'imi gönderiyorum. 

Şimdiden çok teşekkür ediyorum.

Saygılarımla... 
-- 
Eminenur Çınar

Pazartesi, Kasım 20, 2017

İEL Model United Nations Kulübü Duyurusu





Değerli Sarı Siyahlı Mezunlarımız,

İELMUN Kulübü 3 farklı kıta ve 10 farklı ülkeden 300'ü aşkın liseli ve üniversiteli genç beyni, uluslararası platforma yansımış sorunları özgür bir düşünce ortamında karşılıklı saygı ve hoşgörü çerçevesinde efektif ve kalıcı yollarla çözümlendirmeye, dünya siyasetinde söz hakkı tanıyarak öngörülen geleceği değiştirmeye davet ediyoruz.

Devlet başkanlarından basın mensuplarına kadar BM'ye bağlı tüm kolların katılımcı öğrenciler tarafındam simule edildiği IELMUN, genç nesillere model konferans aracılığıyla tecrübe kazandırarak dünyanın belirsiz geleceğini genç meşalelerle aydınlatmayı amaçlıyor.
IELMUN Kulübü 1993 yılından bu yana yurt içi ve yurt dışında çeşitli MUN konferanslarına katılım sağlıyor ve 2012 yılından beri ise İELMUN konferansını düzenliyor. İELMUN bugüne kadar Türkiye'deki 3 akademik dille (Türkçe, İngilizce, Almanca) düzenlenen ilk ve tek konferans olmasının yanı sıra ülkemizde Almanca dilinin akademik resmi dil olarak kabul edildiği ilk MUN organizasyonudur.

Geçtiğimiz yıllarda katılımcılarının bir çoğunun İstanbul dışı ve yurt dışından gelmiş olmasıyla IELMUN ülkemizde ve yurt dışında okulumuzu en yüksek düzeyde tanıtan organizasyonlardan biridir.

Konferansımız, küresel politika,ekonomi gibi alanlarda bilgi sahibi olan, akademik resmi dillerden en az birinde kendini kanıtlamış, entelektüel lise ve üniversite öğrencilerine hitap etmektedir. Konferans bitiminde komitelerde çözüm odaklı alınan kararlar, sonrasında çözüm önergeleri haline getirilir.

İELMUN yalnızca lise düzeyindeki öğrencilere yönelik değildir, aksine üniversite öğrencileri de bu platformda gerek delege olarak gerekse akademik kadro bünyesinde barındırmaktadır.
IELMUN2018 Konferansına destekte bulunan her birey ya da kuruma, desteğinin büyüklüğüyle doğru orantılı bir şekilde konferans katılımcıları huzurunda teşekkür sertifikaları ve plaketleri sunulacaktır. Sponsorların broşürleri ve logoları katılımcıların inceleyebilecekleri dosyalarda bulunacaktır. İstanbul Erkek Lisesi Model Birleşmiş Milletler Konferansı okulumuzun adını daha iyi yerlere taşıyacak nitelikte olmakta ve sarı siyah camianın desteğini ummaktadır. Yardımlarınızın bizi çok mutlu edeceğini belirterek şimdiden teşekkür ederiz. 

Etkinliklerimiz:
Delege Balosu
Açılış ve Kapanış Seremonisi

Sosyal Medya Hesaplarımız:
ielmun.org
instagram.com/ielmun
facebook.com/IELModelUnitedNations

Salı, Haziran 20, 2017

Alışkanlıklarımızdan neden vazgeçmeliyiz?



Amerikalı ünlü yazar Mark Twain İstanbul´u ziyaretinde meşhur Türk hamamını da görmek istemiş. Tellak yazarı göbek taşına yatırmış ve keseyi sürmeye başlamış. Hiç kese görmemiş deriden parmak büyüklüğünde kirlerin çıktığını gören Mark Twain tellağa dönmüş ve "Arkadaş! Eğer beni bu şekilde yok etmeyi düşünüyorsan, bu çok uzun zaman alacak." demiş.
Yıllar önce bir dostum "Alışkanlıklarınızı ortadan kaldırırsanız geriye ne kalır?" diye sormuştu. İşte ilk o zaman "Yoksa sadece alışkanlıklarımızdan mı ibaretiz?" diye düşünmüştüm. Eğer alışkanlıklarımdan kurtulursam "benden" geriye ne kalacaktı? Alışkanlıkların hepsi kötü müydü, yoksa iyi alışkanlıklar da var mıydı? Alışkanlıklarımdan nasıl kurtulacaktım? Bir şey ne zaman ve nasıl alışkanlık haline geliyordu? Yeni alışkanlıklar edinmekten kendimi nasıl koruyacaktım?
Bunlar, üzerine kafa yorulması gereken konulardı. Aklımdaki bu sorularla zaman içinde edindiğim ve geliştirdiğim bilgileri bir araya getirmek için kolları sıvadım.

ZARARLI / ZARARSIZ ALIŞKANLIKLAR

Düşünmeden, otomatik pilota alarak yaptığımız şeylere alışkanlık diyebiliriz. Bunların bazıları fiziksel bazıları da sosyal gereksinimlerdir ve çoğunlukla çocukluk evremizde öğrenilirler. Örneğin, sabah kalktığımızda elimizi yüzümüzü yıkarız; pijamayla dışarı çıkmayız, biri elimizi sıkmak için elini uzattığında otomatik olarak biz de elimizi uzatırız ya da arabayla sağa sola dönerken otomatik olarak sinyal veririz. Eğer alışkanlık denirse, bunlar zararsız hatta “faydalı” alışkanlıklardır. Keşke tüm alışkanlıklarımız böyle olsa, değil mi?
Peki ya zararlı alışkanlıklar?
Onları bilincimizdeki pozisyonlarına göre sınıflandırabilir miyiz?
Evet!
a) Zararlı olduğunu bilerek yapmaya devam ettiğimiz alışkanlıklar
Sigara içmek, her gün yüksek miktarda alkol almak veya sürekli aşırı yemek bunlara örnek gösterilebilir.
Eğer zararlı bir alışkanlıktan vazgeçmek istiyor ama bunu başaramıyorsanız, bu konuda size bir önerim var:
Alışkanlığınız olduğu şeye patronun siz olduğunu gösterin. Bunu bir kere başardınız mı alışkanlığınızı yenersiniz. Bu önerim, elbette söz konusu alışkanlık ancak bir uzmanın çözebileceği boyutlara gelmemişse geçerli!
Örneğin, çok sigara içiyor ve bırakmak mı istiyorsunuz?
Size önerim şu: sigarayı bırakmayın, onu kontrol altına alın.
Nasıl mı?
Mesela günde 10 tane mi içiyorsunuz? Bir gün 15 tane için, ertesi gün 5 tane...
Daha radikalini deneyebilirsiniz: Bir gün 20 tane içip, ertesi gün hiç içmemek gibi.
(Ne kadar radikal bir yol seçerseniz, başarı oranınız o kadar artar.)
Üzülmeyin, her hâlükârda ortalamada günde yine 10 tane içmiş olacaksınız. Elbette bunu bir kere değil, birkaç kez yapmalısınız. Uzmanlar, bir alışkanlığın 21 günde kazanıldığını (40 günde diyenler de var) söylüyorlar. Önerdiğim yöntemde bu kadar uzun sürmeyeceğini düşünüyorum, ama kişiden kişiye değişebilecek bu sürenin yine de birkaç günden fazla süreceğini söyleyebilirim.
Sonuçta, bir alışkanlığa kimin patron olduğunu gösterdiniz mi, onun boyunduruğundan kurtulursunuz. Canınız istediğinde bir sigara tellendirebilir, bir arkadaş ortamında birkaç tane içebilir, ama ertesi gün hiç içmeyebilirsiniz. Hatta günlerce içmeseniz bile aramayabilirsiniz!
b) Zararlı olduğunu bilmeden yapmaya devam ettiğimiz alışkanlıklar
Günümüzde sigaranın, aşırı alkol tüketiminin ya da çok yemenin zararlı olduğunu bilmeyen herhalde yoktur, fakat gizli şekeri olduğunu bilmeden herkes kadar karbonhidrat alan biri farkında olmadan bedenine zarar verir.
Bedenimize zarar veren alışkanlıklar gibi, bilincimize zarar veren alışkanlıklar da vardır. Hatta bu bir önceki durumdan daha tehlikelidir, çünkü etkileri bedene zarar verenler kadar kolay fark edilmez. Örneğin, müzmin kötümserlik böyle bir alışkanlıktır. Hem bardağa hep boş tarafından bakarız, hem de neden sürekli kaybettiğimizi bir türlü anlamayız.
Gerek bedenimize gerekse bilincimize zarar veren böyle bir durumda, oluşabilecek sorunları kontrol altına almanın yolu, önce farkındalık kazanmaktır. Sürekli yaptığımız bir şeyin bize zarar verdiğini öğrenirsek, mücadeleye bir yerlerden başlayabiliriz. Eğer zarar verdiğini bile bilmiyorsak, zaten maçı baştan kaybetmişiz demektir.
Alışkanlıklar bir bakıma insanı rahat ettirir. Bir şeyi yaparken bizi tekrar tekrar "Acaba bunu yapsam mı, yapmasam mı?" diye düşünme derdinden kurtarır. Gerçekte ise alışkanlıklarımızdan ne kadar kurtulursak o kadar özgürleşiriz, çünkü biz programlanmış robotlar değiliz. Bunun için tüm alışkanlıklarımızı önce bilinç üstüne çıkartmalı; sonra "istersek yaptığımız istemezsek yapmadığımız" bir konuma taşımalıyız. Bunu başarırsak, zaten ortada alışkanlık da kalmaz. :)

BİR ŞEY NE ZAMAN VE NASIL ALIŞKANLIK HALİNE GELİR?

Peki, alışkanlıklar ne zaman ve nasıl oluşur?
Annenin dinlediği/dinlettiği müzikten, yediği yemeğe kadar bebek birtakım şeylere alışmaya başlıyor. Anne karnındayken dinletilen müzik doğumdan sonra çocuğu sakinleştirmede işe yarıyor; tabii hamileyken bebeğe "heavy metal" dinletmemişseniz. :) Anne hamileliği sırasında bazı yiyeceklere aşermiş ve bunları çok tüketmişse, bebeğin, amniyon sıvısına geçen bu tatlara ve kokulara alıştığı; anne sütünden kesildikten sonra bu yiyeceklere bir yakınlık duyduğu ifade ediliyor. Demek ki süreç anne karnında başlıyor.
Çoğu uzman, karakterimizin bebeklik döneminde şekillenmeye başlayıp, bu sürecin erken çocukluk döneminde sona erdiğini söylüyor. Eğer böyleyse, alışkanlıklarımızın birçoğunu bu süre içinde ediniyor olmamız şaşırtıcı olmaz. Zaten alışkanlıklardan kurtulmanın zorluğunun bir nedeni de bu olmalı. Bir şeyi ne kadar uzun süre tekrarlarsak, ondan o kadar zor kurtuluruz. Dolayısıyla, ileri yaşlarda edindiğimiz alışkanlıklardan kurtulmak görece daha kolaydır, çünkü bedenimiz ve beynimiz üzerindeki egemenlik süreleri daha kısadır.
“Tekrar” alışkanlığın temelidir. Tekrar olmadan alışkanlıklar yerleşemez. 21 günde alışkanlık edinildiğine göre, yıllarca tekrarlanan davranışların bırakılması da kolay değildir. 
Eskiler bilir; plakta bir çizik olursa, pikabın iğnesi o çiziğe geldiğinde takılır, önce müziğin bir kısmını atlar. Bir süre sonraysa iğne ilerlemez, sürekli aynı yeri çalar durur ve sonunda plak kullanılmaz olur. Çin işkencesi de böyledir: Sürekli damlayan su insanı sonunda deli eder.

ALIŞKANLIKLARA KARŞI KENDİMİZİ NASIL KORUYACAĞIZ?

Bu sorunun yanıtı çok basit: Tekrarlardan kaçınarak. Sadece keyif alıyoruz diye ya da neden yaptığımızı bilmeden, bir şeyleri düşünmeden tekrarlıyorsak, bizim için tehlike çanları çalıyor demektir. Keyif için sergilenen alışkanlıkları yukarıda bahsettiğim sigaradan kurtulma yöntemiyle halletmek kolaydır. Altında keyif dahil herhangi bir neden bulamadığımız bir alışkanlıktan kurtulmak ise yine yukarıda bahsettiğim bilinç üstüne çıkarma ile başlar. "Nedensizce tekrarladığım bir davranışı yapmayı bir kere kesersem, sonuçta bana zararı da dokunmaz" deyip bunu denemeliyiz. Zararının dokunmadığını gördüğümüzdeyse "Bu bir tesadüf müydü, yoksa gerçekten hiç zararı yok mu?" deyip, bunu birkaç kez daha "yapmamayı" denemekten kendimizi alamayız. Böylece söz konusu alışkanlık tarihe karışır gider.
Son olarak; bir alışkanlıktan "yerine başka bir alışkanlık edinerek" kurtulmayı düşünmemeliyiz. Bu, bir problemi çözeceğim diye başka bir probleme dalmakla eşdeğerdir. Rutini kırabildiğimiz her yerde kırmalı, farklı farklı yollardan yürümeli, daha önce düşünmediğimiz şeyleri düşünmeli ve yapmalıyız. Şunu hiç aklımızdan çıkartmamalıyız ki “tekrarlardan kurtulabildiğimiz oranda özgürüz”.

Her İddia İspat İster


İddialı olmak günümüzün trendlerinden biri. İddiasız iseniz, rakipleriniz arasında silinip gitmeniz işten bile değil. Sürekli yükselen hedeflere koşmamızı bekleyen bir sistemde farklı olması beklenemez zaten. Sistem kökten değişmediği sürece bu böyle devam edecek. Bir önceki döneme göre cirosunu, kârını artıran; kâr merkezi değilse maliyetini düşüren yaşamaya devam edecek.
Hedef koyup, plan yaparak o hedefe ulaşmak için çaba göstermek iş dünyasının olmazsa olmaz döngülerinden biri. Her hedef bir öncekinden daha yüksek olacağından süreç doğal olarak iddialı olmayı gerektiriyor. Yöneticinizle birlikte koyduğunuz hedefe ulaşamazsanız, iddianızı ispat edememiş olursunuz. Bunun sonucunda başarılı kabul edilmezsiniz ve ödüle layık görülmezsiniz.
Bu yazıda dikkat çekmek istediğim; şu projeyi yapacağım, bu cirolara ulaşacağım, şu KPI'mı şu değere çıkaracağım türü pozitif yönlü ifadelerle ortaya konan iddialardan ziyade, hem özel hem iş hayatımızda çokça karşılaştığımız "Ayşe Hanım'ın yaptığını duydun mu? Ben olsam öyle yapmazdım!" ya da "Ahmet Bey bak ne yapmış. Ben hayatta yapmam!" türü negatif bildirimlerle dışa vurduğumuz iddialar.
İnsanın kendini bir başkasının yerine koyması "onun duygularını anlamak" adına olursa güzeldir. Empati zaten bu demek. Ancak zaman zaman, o kişinin içinde bulunduğu durumu tam kavramadan, çevre koşullarını bilmeden, kararı verenin ya da eylemi gerçekleştirenin psikolojisini anlamadan yargıda bulunuruz. "Bekara karı boşamak kolay" derler ya, işte öyle. Hayatla ilgili herhangi bir bilgiyi edinmek için deneyim gerekir. İstediğimiz kadar o konuda başkalarının yapmış olduklarını görmüş olalım, istediğimiz kadar konu hakkında kitap okumuş olalım, fark etmez. Yaşantısı olanın bilgisi üstündür. Nasrettin Hoca da damdan düştüğünde "Tez bana damdan düşen birini getirin. Hâlimden ancak o anlar!" dememiş miydi?
Felsefede de, kadim bilgelik öğretilerinde de bilgi edinme üç aşamada gerçekleşir. Örnek olarak kadim bilgelik öğretilerinden İslam Tasavvufunu ele alalım.
Şimdi hayatında hiç elma görmemiş birini düşünün…
1.   Bu kişi önce elma hakkında ne bulursa okusun. Bu, teorik bilgi edinmesi, konuya ilm-el yakin olması, yani o şeyin ilmine sahip olması demektir.
2.   Ardından elmayı görsün. Bu da gözlem aşamasıdır ve ayn-el yakin olmak, yani göz ile görmesi demektir.
3.   En sonunda da elmayı yesin ve bir açıdan elma o olsun. Bu da deneyim aşamasıdır ve elmaya hakk-el yakin olması, yani onu her şeyi ile bilmesi, vakıf olması demektir.
İşte bu üç aşamadan geçmeden, bilgi tam anlamıyla bize ait olmaz.
Şimdi iddia konusuna tekrar dönelim. "Onun yerinde olsam, öyle yapmazdım!" dememiz, hatta bunu düşünmemiz bile, er ya da geç bizim de o duruma düşmemize neden olur.
Neden mi?
Bu, F = ma (Kuvvet eşittir; kütle çarpı ivme) fizik kanunu gibi bir bilinç kanunudur da ondan. Tüm şartları bilmeden "Ben öyle yapmam, böyle yaparım" demek, sahip olmadığımız bir bilgiye sahipmişiz gibi davranmaktır. Benzer şartlardan geçmiş bile olsak; hakikat zamana, mekâna ve imkâna göre sürekli değiştiğinden, tüm parametrelerin aynı olması imkansızdır. Yani her vaka benzersizdir. Temeli sağlam atılmamış bir bina, ilk zorlanmada yıkılmaya mahkumdur. Bu da benzer bir durumla karşılaştığımızda, tükürdüğümüzü yalamak şeklinde gerçekleşir.
Bu bilinç kanununu besleyen ikinci bir etken de "Ben" diyerek, yani “Ego” göstererek, kendimizi evrenin bütünlüğündentekilliğinden ayırmamızdır. "Ben" dediğimizde, bir de ortaya “Sen” çıkar ki, işte dualite (ikilik) oluştu bile! Teolojideki şirk kavramının da özü budur.
İçi boş iddiamızda bulunduğumuzda, pratikte neredeyse sonsuz bir büyüklüğe sahip olduğunu kabul edebileceğimiz sisteme başkaldıran bir parçacık gibi oluruz. “Bir ben varım, bir de sen!”
Aslında her şeyle bir ve bütün olduğumuzdan, (bu kuantum fiziği açısından da böyledir), sistem bizim normal dışına çıkışımızı normale çekerek düzeni tekrar sağlar. Nasıl ki milyonlarca gaz molekülünün olduğu bir kabın içine, onlardan çok daha hızlı bir molekül attığınızda, o molekülün de hızı bir süre sonra kaptaki moleküllerin hızına yakın hale gelirse, sistem de boş çıkışımızı boşa çıkartacak deneyimi bize yaşatarak aynı şeyi yapar.
Sonuçta “her iddia ispat ister”. Bu yazıda anlattıklarımı çoğunuzun “Evet, ben de buna benzer şeyler yaşadım” diyerek onaylayacağını biliyorum. Atalarımız “Büyük konuşma, büyük lokma ye!” demişler. İster özel hayatımızda isterse iş hayatımızda olsun, içi boş iddialardan kaçınalım. Bir şeyi deneyimlemiş olsak ve tam anlamıyla bildiğimizi düşünsek dahi, bir açık kapı bırakmayı unutmayalım. Ne de olsa her vaka eşsizdir ve tüm parametreler henüz elimizde değil. 😊