Pazar, Ağustos 28, 2005

Haydarpaşa Garı



İstanbul’un Anadolu ve orta doğuya açılan ilk kapısı (garı) olan Haydarpaşa Gar binası inşaatına devrin Osmanlı padişahı II. Abdülhamit (1842–1918) döneminde 30 Mayıs 1906 tarihinde başlanmış ve 19 Ağustos 1908’de tamamlanarak hizmete girmiştir.

Binanın inşaatı Alman Anadolu Bağdat Topluluğu tarafından Alman mimarlar Otto Richter ve Helmuth Cuno’nun projeleri ile gerçekleştirilmiştir. Şirketin Genel Müdürü Bay Hünken’in teşebbüsü ile garın önüne bir mendirek inşa edilmiş, Anadolu’dan gelen ve Anadolu’ya gidecek vagonlar için ticari eşya yükleme ve boşaltma tesisleri ve silolar yapılmıştır. Binanın inşaatında Türk ve Alman ustalarla birlikte İtalyan taş ustaları da çalışmıştır. Gar binası başlangıçta 2.525 m2 alana kurulmuş ve bugünkü kapalı kısımları ile birlikte 3836 m2’lik bir alana yayılmıştır. Binanın mimari yapısı neo-klasik Alman mimarisi stilindedir. Her biri 21 metre uzunluğunda 1.100 adet suya karşı dayanıklı ahşap kazık üzerine inşa edilmiş ve bu kazıklar buharlı şahmerdan ile çakılmıştır. İnşaatta 2.500 m3 letke taşı, 1.300 m3 beton, 1.140 ton demir, 500 m3 kereste, 19.000 m sert ağaç ve 6.200 m2 arduvas çatı kaplaması kullanılmıştır. I. Dünya Savaşı’nda Anadolu’ya sevk edilmek üzere gar binasında depolanan cephaneler 6 Eylül 1917 günü yapılan bir sabotaj sonucu infilak ederek muazzam bir yangın çıkmıştır. Gar binası yangını ile birlikte garda harekete hazır bekleyen ve gara girmekte olan cephane ve asker dolu çok sayıda vagon da bu arada yok olmuş, binanın çatısı imha olmuş ve diğer bölümleri de hasara uğramıştır.

Akabinde yapılan bazı onarım ve değişikliklerle gar binası ve çatısı bugünkü görünümünü almıştır. 15 Kasım 1979 tarihinde ise Haydarpaşa mendireğinin biraz açığında akaryakıt yüklü “Independenta” adlı tankerin bir başka gemi ile çarpışması sonucu meydana gelen patlamada O. Linnemann tarafından gerçekleştirilmiş olan çok değerli kurşunlu vitraylar hasara uğramış ve bu olaydan sonra derhal aslına uygun olarak onarılmıştır.

Hizmete açıldığından beri çok büyük çapta bir yenileme (restorasyon) geçirmemiş olan gar binası Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) yetkililerince eski eseri koruma ve kurtarma çabasında gösterdikleri teşebbüs sonucu 1976 yılında geniş çapta onarıma alınarak, 1983 yılı sonunda dört dış cephe ile iki kulenin restorasyonu tamamlanmıştır.

Kaynak: Haydarpaşa Garı’ndaki garın tarihçesini anlatan levha

Cumartesi, Ağustos 13, 2005

MP3 Çalarlar, Flash Diskler (Bellekler)

Gün geçtikçe yaygınlaşan ve çoluk çocuk herkesin kulağında gördüğümüz MP3 çalarları inceliyoruz bu ay. En popüler müzik dosyası formatlarından biri olan MP3, bilgisayar ortamında müzik parçalarının paylaşımına olanak vermesi açısından son yıllarda herkes tarafından tanındı ve sevildi. Daha önceleri sadece bilgisayardan dinlenebilen MP3 dosyaları, artık müzik setlerin tarafından da destekleniyor. Peki, bir yere giderken müzik dinlemek istiyorsak, bilgisayarımızı ya da müzik setimizi de yanımızda mı taşıyacağız?

İşte bu durumda devreye ufacık cihazlar olan MP3 çalarlar (MP3 player da deniyor :-) devreye giriyor. Birçok firma tarafından üretilen bu cihazların birbirinden ayrılan pek fazla özellikleri yok. Kapasite, yani içine kaç müzik parçası koyabileceğiniz fiyatı belirleyen en temel etken. 128 MB, 256 MB, 512 MB veya 1024 MB (yani 1 GB) olanları var. MP3 formatındaki bir parçanın ortalama 3–4 MB olduğunu düşünürseniz, 128 MB’lık bir MP3 çaların içine 30–40 şarkı sığdırabilirsiniz. 1 GB kapasiteli olanaysa 250–300 tane parçayı kaydedebilirsiniz. Radyo dinleme, radyodan kayıt yapma ve ses kaydetme gibi ikincil özellikler de seçeceğiniz cihazı belirlemenizde yardımcı olabilir. Eğer bu konuda hatırı sayılır miktarda harcama yapabilecekseniz Apple’ın iPod’larını düşünebilirsiniz. 60 GB’a kadar çıkabilen bu cihazlara artık kaç tane şarkı doldurabilirsiniz, bu kadar şarkıyı yanınızda niye taşırsınız, orasını siz hesaplar ve düşünürsünüz.

Tabi bu MP3 çalarları sadece dosya kaydetmek için de kullanabilirsiniz. Evinizden işinize, işinizden evinize çalışacağınız dosyalarınızı illaki e-posta ile atıp, sonra da indirmek için uğraşmanıza gerek kalmaz.
Eğer niyetiniz sadece dosya taşımaksa, o zaman sadece bu amaca hizmet eden, öyle MP3 çalar, radyo, ses kaydı gibi alengirli özelliklere sahip olmayan basit flash diskler de kullanabilirsiniz. Boyutça daha ufak olan bu cihazların fiyatları da MP3 çalarlara oranla oldukça hesaplı.
Her iki tip cihazın da PC’ye bağlantı şekilleri üzerine de bir şeyler söylemek gerek. USB bağlantısını kullanan tüm cihazlar için iki tip standart mevcut: USB 1.1 ve ona nazaran daha hızlı olan USB 2.0. USB 2.0 doğal olarak daha hızlı veri aktarıyor, ama bu standardı desteklemeyen bilgisayarlar için USB 1.1 hızında da çalışıyor. Yani bilgisayarınız biraz eski bir modelse ve sadece USB 1.1 standardını destekliyorsa dert etmenize gerek yok.

Son olarak, markalı ürünlerin tercih edilmesinin satın alınan malın kalitesi açısından faydalı olabileceğini de hatırlatalım. Müzik dinleyeceklere iyi eğlenceler, eve iş götüreceklere de iyi çalışmalar diliyorum. :-)

Çarşamba, Ağustos 10, 2005

Yalıkavak (Bodrum)


Eğer benim gibi altı yıldır yazları Marmara Bölgesi’nden daha aşağıya uğramamışsanız, Güney’e inmek sizin için de farklı olabilir. Bu düşünceyle tatil için, eski bir okul arkadaşımın da yerleşmeyi seçmiş olduğu Bodrum Yalıkavak’ı gözümüze kestirdik. Cuma akşamından yola çıktık ve 12-13 saatlik bir otobüs yolculuğu sonucu Yalıkavak’a vardık. Siz isterseniz uçakla Bodrum Havaalanı’na gidebilir, ortadan da Bodrum’a ve çevre köylerine ulaşabilirsiniz; yalnız bunun için tatile çıkacağınız tarihi epey önceden bilmeniz ve gideceğiniz uçakta yer ayırtmanız gerekiyor, zira bir iki hafta kala yer bulmak neredeyse olanaksız.

Eski bir balıkçı kasabası olan Yalıkavak, Bodrum yarımadasının kuzeybatısında, Gümüşlük ve Türkbükü arasındaki bir koyda yer alıyor. Rüzgârın neredeyse hiç eksilmediği koy Bodrum’un yakıcı sıcağına karşı bir nevi alternatif oluşturuyor. Yel değirmenleri yörenin sembolü ve yeni restore edilmiş bir tanesi kıyıda, restore edilmeyi bekleyen üç tanesi ise Bodrum’dan Yalıkavak’a gelirken tepelerde gözünüze çarpıyor.

Bembeyaz evleri saran mor begonvilleri ve sahildeki okaliptüs ağaçlarını saymazsak, Yalıkavak Bodrum yarımadasının genel karakterine uygun bir şekilde fazla yeşil değil. Hatta merkezden denize girerken koyun ucunu oluşturan iki tepe tamamen ağaçsız ve neredeyse dünya dışı bir görünüm oluşturuyor. Kısa bir süre içinde yerleşimin Bodrum çevresindeki kalabalık diğer köylere benzeyeceği düşünülürse, Yalıkavak’ı görmek isteyenlerin bir an önce gitmesini tavsiye ederim.

Sahile paralel bir caddede sağlı sollu dükkân ve restoranların yer aldığı çarşının üzeri hasırlarla kaplı ve konserlerin verilmeye başlandığı meydana varıyor. Dönerden, balığa, işkembe çorbasından ev yemeklerine kadar her türlü yiyeceği bulabileceğiniz restoranlarda kesenize göre öğle ve akşam yemeklerinizi yiyebilirsiniz. Pazar, Perşembe günleri kuruluyor ve yörede yetiştirilen sebze ve meyveyi bulmak mümkün.

Bu arada meyve olarak en fazla mandalina yetiştirildiğini de söylemek gerek. Sahilin batı tarafında teknelerin demirlediği Port Bodrum Yalıkavak var. Lüks bir tatil köyünün verdiği hizmetleri de sunan marinada alış veriş yapabileceğiniz tek büyük mağaza olan Migros da bulunuyor.

Sahilden kalkan teknelerle koyun kuzeyine veya güneyine günübirlik geziler yapabilir, mola verdiğiniz koylarda denize girebilir ve çevreyi keşfedebilirsiniz. Yalıkavak’ın tepelerinde terk edilmiş eski bir köy olan Sandima’yı da görmelisiniz. Köyde yaşayanlar sadece Dayı lakaplı İbrahim Akın ve İstanbul’dan tası tarağı toplayıp eski bir evi restore ettikten sonra sanat atölyesine çeviren biri heykeltıraş diğeri ressam bir çift.

Yalıkavak Bordum’a 20 km ve minibüsle en fazla 20-25 dakika uzaklıkta. Akşamları eğlenmek isteyenler Bodrum’a rahatlıkla inebilir ve gece geç saatlerde dönebilir. Tabi Bodrum’un tarihi zenginliklerini görmek isteyenler için de kısa bir mesafe bu.

Bodrum’a gidip de İngilizlerin kendi ülkelerine götürüp sergiledikleri antik dünyanın 7 harikasından biri sayılan Mausoleon tapınağının yerini (maalesef sadece yerini) görmeden olmaz. Templair şövalyelerinden kalan Bodrum Kalesi de Mousoleon kadar olmasa da ünlü ve içindeki sualtı arkeoloji müzesi ile görülmeye değer. En az 2-3 saatinizi ayırmayı göze almadan gitmeyin derim.

Şehrin antik tiyatrosu Turkcell tarafından restore ediliyor ve konserlere ev sahipliği yapıyor. Turistik amaçlı gezmek istediğimizi öğrendiklerinde görevlilerin ve çevredekilerin şaşkınlık yaşadıklarını ifade etmeliyim. Son olarak, sanat müziğini seviyorsanız, Zeki Müren’in müze evini gezmeyi unutmayın, derim.

Pazar, Ağustos 07, 2005

4000 Yıllık Bir Oyun "Go"




Satranç bir strateji oyunudur. Go da bir strateji oyunundur. Bununla birlikte Go satranca benzemez. Go yaklaşık 4000 yıllık geçmişe sahip bir Uzakdoğu oyunudur. Yapı olarak çok basittir, fakat bu basitlik birçok olayda olduğu gibi büyük bir karmaşayı gizler.

Oyunda tabloya sıra ile taş konulur, taşlar hareketsiz ve eşdeğerdir. Fakat birbirleri arasındaki stratejik konum oyunun yapısını belirler.

Bir go oyuncusu tabloda gerçek hayatı yaşar. Yapılmış hamleler anılar gibidir; hatalar değiştirilemez ve oyun boyunca ayağınıza bağ olur. Hamle yaşanan andır; acı çekersiniz, mutlu olur ve hayatta kalabilmek ya da rakibi yok edebilmek için çalışırsınız. Gelecek ise düşündüğünüz hamlelerdedir.

Oyunun görüntüdeki basitliği ile, içine girildiğinde karşılaşılan karmaşa tamamen zıttır. Profesyonel go oyuncularının çoğu ülser ya da kalp hastası olmaları; bir turnuva maçının 3-4 günlük aralarla sürdürülmesi herhalde gözünüzde bir şeyler canlandıracaktır.

Tablo üzerindeki taşların toplu halde kaybedilmesi mümkündür. Dikkatli bir göz, iyi bir taktik ise en umutsuz durumları zafere çevirebilir. Zafer ile yenilgi arasındaki bu sık ve ani dönüşümler oyunun heyecan düzeyini sürekli dorukta tutar. Kimi yeni başlayanlar oyunun sonunu tabloyu rakibin kafasına indirerek belirleyebilirler. Sanırız bu sebepten dolayıdır ki geleneksel go tahtaları kaldırılamayacak kadar ağır tahta bloklardan üretilir.

Go, üzerinde dikey ve yatay kesişen çizgilerden oluşan bir kare tahta üzerinde oynanır. Go tahtası boyutları 9x9, 13x13 ya da 19x19 çizgidir; 19x19 ise resmi turnuva boyutudur.

Aşağıda GO oyunun başlıca kurallarını görebilirsiniz.

Şk.1’de geçerli hamleler gösterilmiştir. Go oyununda hamleler çizgilerin kesişim noktalarına yapılır. Bu satranç ve dama gibi alışıla gelmiş diğer oyunlardan farklıdır. Go oyununda ilk hamleyi siyah yapar. Diğer bir geçerli hamle de pas'dır. İki oyuncu da pas geçtiğinde oyun biter.

Karşı oyuncunun bir veya birkaç taşını hareket edemeyecek şekilde çevreleyip hapsederek söz konusu taşları alabilirsiniz. (Şk.1) Tahtanın başka bir yerinde avantaj sağlamak için bir, iki taşın feda edildiği çok sayıda durum vardır.

Go'da amaç, tahta üzerinde rakibinizden daha fazla alan kazanmaktır. Bu kazanılan alan tahta üzerine yerleştirilen taşlarınız, artı tahta üzerine tehlikesizce yerleştirilebilecek olan taşlardır, örneğin sizin çizdiğiniz duvarın içi. Şk.2 bir bitmiş oyunu gösteriyor. Bu oyunun sonucu: siyahın tahta üzerinde 11 taşı var ve kendi duvarlarının içine 16 taş ekleyebilir, beyazın ise tahtada 11 taşı var ve 11 taşını kendi duvarının içine ekleyebilir, böylelikle sonuç puan 11 + 16 – 11 + 11 eşittir 5 puan siyah için. Siyah bu oyunu almıştır.

Bunların dışında aynı hamlelerin tekrarlanmasını engelleyen Ko kuralı ve oyuna başlayan tarafın elde edeceği avantajı ortadan kaldırmak için beyaza verilen ekstra puan anlamına gelen Komi kuralı da unutulmamalıdır.

Cuma, Ağustos 05, 2005

Balon

Hoşuma giden bir başka hikayeciği daha paylaşmak istiyorum.

Balona binmeyi çok isteyen bir kişi nihayet böyle bir fırsat bulur. Am a şanssızlık o ki bir fırtına çıkar ve balonu sürükler.

Bütün gece mücadele ettikten sonra sabah güneş çıkar ve fırtına durur.
Adam yükseklerde, göz alabildiğince uzanan bir ovanın üzerindedir.
Aşağıda sadece ince bir yol ve yürüyen tek kişi vardır.
Adam heyecanla seslenir:

– Hey arkadaş, bakar mısın?

– Aa n’apıyorsun orada?

– Sen benim n’aptığımı bırak, bana söyle ben neredeyim?

– Balondasın.

– Balon nerede?

– Havada.

– Yani coğrafi olarak neredeyim?

– Yani enlem ve boylam olarak mı söyleyeyim?

– Yok, canım onu n’apim?

– Peki, ne bilmek istiyorsun?

– Yaa, ne bileyim; mesela ben şimdi nereye gidiyorum?

– Ha onu rüzgâr bilir.

– Yok, öyle değil, yani acaba beni buradan kim indirir?

– Balonun sepetinden kendin de inebilirsin.

– Yaa kardeşim sen ne anlamaz adamsın, ben kayboldum, yere inmek ve evime gitmek istiyorum.

– Ha öyle söylesene, herkes dünden beri seni arıyor. Ben şimdi telefon eder onları çağırırım, inmene yardımcı olurlar.

Kıssadan Hisse: Kısır sorular zaman kaybettirir. Sormak istediğimiz şeyi uzatmadan ve özet bir şekilde sorarsak, hedefe daha kolay varırız.

Kaynak: ÖMer Eğitimleri

Çarşamba, Ağustos 03, 2005

Domuz

Çok hoşuma giden bir hikayeciği sizlerle paylaşmak istiyorum...

Adamın biri çok iyi araba kullanırmış ve fırsat buldukça spor arabasına atlar, şehir dışındaki dönemeçli yolda sürat yaparmış. Yine bir gün böyle araba kullanırken uzaktan bir araba geldiğini görmüş. Araba yaklaştıkça kendi şeridine girmiş ve tam üzerine gelmeye başlamış. Tam çarpışacakken, karşıdan gelen araçtan başını çıkaran bir kadın adama “domuz” diye bağırmış. Adam da derhal korna çalıp “inek” diye cevap vermiş, fakat çok sinirlenmiş. Kadın hem suçlu, hem de güçlü imiş. Şerit değiştirip üzerine gelen ve domuz diye bağıran oymuş.
Her neyse, cevabını yapıştırdığı için mutlu bir şekilde bir dönemece girmiş ve girmesiyle birlikte bir domuza çarpış. Meğer kadının niyeti hakaret etmek değil, biraz önce kendi önüne çıkan ve zor kurtulduğu domuzu diğer sürücüye haber vermekmiş.

Kıssadan Hisse: Her şey göründüğü gibi olmayabilir. Görünenin ardından yatan önemlidir, görüntü değil. Bir konuda bir yargıya varmadan önce tüm seçenekleri değerlendirdiğimizden emin olmalıyız. Ne diyor bir düşünür: “Yargılamayınız ki, yargılanmayasınız!”

Kaynak: ÖMer Eğitimleri